Dünya Değişiyor (Ya KKTC?)

13 Ağustos 2018 Pazartesi | 10:09
Eşref Çetinel

Siyasi ve ekonomik konumumuz nedeniyle dünya olaylarını ne   sorgulayacak halimiz vardır ne de yorumlayacak!  Buna karşın kafamızdaki sorular  ilmik ilmik dolanıyorlar:          Mesela “Amerika mı büyüktür Trump mı?”

Yada “Amerika mı dünya siyasetlerini değiştirmektedir yoksa dünya siyasetleri mi Amerika’yı değiştirmeye zorlamıştır?

Tabi ki biz    olayları  doların yükselmesiyle hissediyor bu  çerçeveden algılamaya çalışıyoruz..

Fakat döviz vurgunu dışında küresel ölçekli çok daha büyük  değişim sancılanmaları olmakta. Hatta bugün yaşanan Amerikan mihverli olaylara baktıkta, “yoksa Trump bu büyük değişimleri gerçekleştirmek için özellikle mi  Cumhurbaşkanı seçtirildi” diyeceğimiz geliyor.

TABİ ki küçük adamızın 3 bin kilometre karelik coğrafyasında “dünyanın büyük olaylarına” ancak  ajans haberleri iyi izleyen dinleyicileri olarak katılırız da  hayır!

Söz konusu dolardan kaynaklı döviz vurgunu oldukta, sızısını kuyruk sokumumuzun bittiği yerde duyarız hem de çaresiz!

Ve düşünürüz: Daha dün Afrinler’de at koşturan Erdoğan,  bakın Trump’ın yarattığı dolarlı döviz vurgunu karşısında nasıl çaresiz kaldı.. Hem de “benim benim” diyen ülkelerle beraber!

BİZ olaylara her zamanki gibi bakıyoruz ama. Şöyle ki “Kıbrıs siyasi sorununa etkileri ne olur?” Bu gelişmeler karşısında “kazanmamız” söz konusu olmaz ama “ne kaybederiz, ne kadar kaybederiz?”

Nitekim son zamanlarda  Güney’deki komşumuz!  AB sayesinde beleşinden kullandığı “yuroları” dolar karşısında az biraz oynasa da hayatından çok memnundur!

Aynen Trump’ın pek çok dünya ülkesini sallayan ekonomik baskılarına  benzer tutumlarda,   Anastasiadis’li Rum  yönetimi de Kuzey’i kendi ekonomisinin rekabetiyle yarıştıracak yeni bir politika oluşturuyor. NİTEKİM, Güney’de kumarhanelerle başlayan girişimler, devasa turistik yatırımlar projelerinde devam ediyor.

Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon yatakları bekçiliğine  Fransa’yı da katarak  Türkiye karşısında kendini güvenceye alıyor..

Şimdi bunlara bir de “ABD ile TC arasında süregelen ve artık onulmaz yaralar açması nedeniyle kısa sürede düzeltilmesi mümkün olmayan “Trump-Erdoğan” kavgasından nemalanacağı siyasi çıkarlarını da katıyor..

Dolayısıyla zaten eli AB ve BM’ler üyesi olması nedeniyle güçlüydü şimdi müzakere masasında daha çok güçleniyor..

TÜM bunlar Türkiye’ye rağmen oluyor, unutulmamalı! Unutulmamalı da artık hızla değişen, bundan sonra da sürekli değişecek olan dünya siyasi konjonktürü içindeki yerimizi bir an önce saptamak zorundayız. Şöyle ki:

YA Rum’un istediklerini vererek Türkiyesiz bir “federal sistemi” kabul edeceğiz.. Yada KKTC’i kalıcılığıyla güçlendirip  devletimizin mutlak sahibi olacağız… Birincisi kolaydır. Üstelik gerçekleşmesine canı gönülden katılacak içimizdeki lobileri de hazırdır!                              Fakat KKTC’i kalıcılığıyla bu adanın Kuzey’deki devleti yapmak zordur.. Uzun ve meşakkatli yolları aşmamız gerekecektir de  hâlâ buna hazır değiliz değil mi?

**********

TARIM  SEKTÖRÜNÜ,  “ETİ” MASAYA YATIRMAK GEREKİR!

Her zamanki gibi geçtiğimiz  haftaya, dörtlü koalisyon hükümetinin bizi oyalaya beklete canımızı çıkardığı “icraatları” değil, insanlarımızın yarattıkları işgüzarlıkları imzalarını attılardı!

“Dolandırıcılıktan uyuşturucuya.. Trafik kazalarından sağlıktaki sorunlara.. Yakında kıyameti kopartacak eğitime.. Feryatların en büyüğünü koyuveren   döviz vurgununa kadar…

“Küçük ülkenin büyük  işleri” mi diyelimdi?  (Neyse ki her Pazar bir köyde festival yapılıyor.  Adlarını  da  enginardan çileğe ne kadar sebze meyvemiz varsa onlardan almışlar ama artık geride adı konacak ürün kalmamış! Ki bundan sonrası olsa olsa  “hıyar festivali” ile soğan festivali olur! Onlar oldukta sıra gelecek hayvan adlarına, kedi köpeklere her halde!)

ÖYLE de şöyle tadında ve parasal kararında bir “et festivali” de yapılsa ya!  Ki bu  et sorunu artık tam bir “rezalete” ve “insafsızlığa” dönüştü! Gelip giden hükümetler “üretici birliklerinin”  şerrinden, eylemlerinden, grevlerinden, bakanlık kapıları önüne dayanıp bakanları makamlarına çivilemelerinden korkuyorlar!

VE utanıyorlar! Yarım milyon aktif nüfusu bile  olmayan bir küçük coğrafyada “et” dolayısıyla yeterli hayvan üretimini bile planlayıp programlayamadıkları için! Hayvan üreticileri Birliğinden korkup çekindiklerinden et ithal edemedikleri için!

ÖTE yandan “birlikten, dernekten, sendikalardan geçilmeyen (galiba sayıları üç bini orsa etmiş) STÖ’leri ne yapıyorlar? Kendi kâr ve avantalarıyla devletin teşviklerini sömürmekten başka!

Ki insanlar çaresiz, döviz vurgununa karşın   sırf daha ucuz olduğundan  Güney’e et almak için geçiyorlar!

 

BAKIN,  başımızı taşlara vurup  düşünmemiz gerekir. Köylünün,  çiftçinin,  hayvancının, festivallere değil; üretime, ihracata, KKTC’nin gereksinmelerine ihtiyacı vardır..

KKTC ev köy ekonomileriyle, yada gitgide azalan ziraat alanları, hayvancılığıyla bir yere varamaz! Tavuk üretimi ihtiyaca cevap verilecek bir sistemde  nasıl başarılmışsa   hayvan besiciliğini de kalıcı sistemlerde geliştirmeliyiz.

ANCAK herkesin sahada olması gerekir! Ziraat mühendislerinden veterinerlerine, Bakanlarından ilgili yetkili memurlarına kadar.. Kimsenin, “klimalı dairelerde sabahtan akşama kadar serinleme hakkı yoktur!”  Köylünün çiftçinin, üreticinin ayağına gidilmeden bu ülke ayağa kalkmaz!..

BU nedenle bir kez daha  Başbakan Erhürman’ın “silkinip kendimize gelmemiz gerektiğine” yönelik söylemini, böylesi bir seferberlikle anlamlaştırıp toplumsal atılım haline getirmemiz gerekir..

Şimdi yaptığımızsa tam anlamıyla panayır işi festivallerdir!