Gazeteci: “Başkan Trump da Tanrının isteği doğrultusunda Kraliçe Ester gibi Yahudileri İran tehdidinden kurtarmak için büyütülmüş olabilir mi?”
ABD Dışişleri Bakanı Pompeo: “Bir Hristiyan olarak kesinlikle bunun mümkün olabileceğine inanıyorum. Tanrı Başkan Trump’ı görevlendirdi…”
***
İnce uzun tahta parçaları, Arapça harflere benzeyen motifler, güzel bir tahta işçiliğinin ürünü olan devasa kapının önünde durduğumuzda İsrail askerleri kimlik kontrolünü bitirmiş ve yanımızdan uzaklaşıp kontrol noktasına geri dönmüşlerdi.
Kontrol noktaları çelik ve kumdan ibaret barikattı ve sadece 5-10 metre uzağımızdaydı.
Şakayla karışık sarfettiğim sözler arkadaşları germişti.
Kapının biran önce açılması için yumruk şeklinde dizayn edilmiş tokmağı peş peşe tahta kapıya çarpıyorlardı.
Her İsrail kontrol noktasında veya her kalabalığa girdiğimizde “acele edin bir intihar eylemcisi her an üzerindeki bombaları patlatabilir” derdim.
Bu söz tüm gezi boyunca gerginliğe yol açacaktı.
Aslında bir anlamda gerçeği tarif ediyordu.
Bombaların patladığı ve saldırının her türlüsüne tanık olunan o topraklarda sakınmak gerekiyordu.
Fark etmeden bir belanın içine düşmek hiçtendi.
İsrail’in olağanüstü güvenlik önlemleri de rahatlatmıyordu bizi.
Bulunduğumuz süre içinde hiçbir terslikle karşılaşmamıştık.
Kıbrıslı oluşumuz Yahudiler için bir sempati kaynağıydı.
Ay yıldızlı kimlik kartımız ve Müslüman aidiyetimiz Filistinliler için sempati kaynağıydı.
Fakat bu gerginliğimizi azaltmıyordu.
İsrailli askerlerle birlikte yanımızdaki Yahudi mihmandar büyük tahta kapının önünde terk etti bizi.
Girişteki meydanda 2 saat sonra buluşmak üzere sözleştik mihmandarla.
Büyük tahta kapının ardındaki mekanda Yahudilere yer yoktu. Hıristiyanlara da ve diğerlerine de.
Müslümanlara özel bir alana giriyorduk. Müslümanlara özel ve o kadar da kutsal.
Büyük tahta kapının yekpare açılacağını sandık ama yanıldık. Önce insan boyundaki gözetleme deliği açıldı. Bir çift siyah göz bizi süzdü. Sonra da gözetleme deliğinin birkaç parmak üzerinden oval şekilde kesilmiş küçük kapı açıldı. Küçük kapı açılırken anahtar şakırtısı işitmiştik. Enteresandı kapı üzerinde anahtar girişi görmemiştik.
Kapının öte yanında da kısa bir kimlik kontrolü ve sorgulamadan geçtik. Bu kez Filistinli sivillerdi sorgucularımız. Rehber isteyip istemediğimiz sordular. Hayır yanıtı alınca yüzleri asıldı ama yapacak bir şeyleri yoktu.
Bu gergin törensel girişten sonra adım attık Mescid-i Aksa’ya.
İsra süresi tarafından kutsanan (Bir kısım ayetlerimizi kendisine göstermek için, kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa’ya götüren O (Allah) Yücedir. Gerçekten O, işitendir, görendir.) ve Muhammedin son nefesinden sonra Medine’den gelip 7 kat gökyüzüne yükseldiği Mescid-i Aksa.
Müslümanların ilk kıblesi. İlk hacı oldukları yer.
Mekke’den sonra ziyaret edildiğinde yarı hacı sayılan mekan.
Taşlarla döşenmiş geniş bir meydan, taştan basamaklarla çıkılan dik merdivenler, kubbesi altından parıl parıl parlayan ve o kadar da göz alıcı.
Beyzalar içinde kadınlar ve erkekler.
Mescid-i Aksa’nın önünde durduğumuzda uhrevi bir gücün etki alanına girdiğimiz hissettik.
Herkes ona doğru gidiyordu. İstemsiz hareketlerle kalabalıkla birlikte biz de yürüdük.
Büyük sütunlarla çevreli yüksek ahizelerin aydınlattığı salonda yüzlerce kişi namaz kılıyordu.
Sıradakiler de sabırsızlıkla bekliyorlardı.
“Mescid-i Aksa’da namazın vakti yoktur.”
Kapıdaki görevliler sert ve kaba hareketlerle kalabalıkları kontrol etmeye çalışıyordu.
Sıra bize geldiğinde uhrevi gücün etkisini azaltan hoyartça davranışlardan kendimizi sıyırdık ve ötedeki servi ağacının altına oturup çevreyi gözetlemeye başladık.
“Mescid-i Aksa’ya gitmişken namaz kılmak farzdı” diyenleri duyar gibiyim.
Daha önce köy camisinde çok namaza durduğum oldu.
Namazla ilgili değildi.
Görevlilerin o uhrevi ortama uygun düşmeyen davranışları itmişti bizi.
Mescid-i Aksa’ya gidip de namaz kılmayanlar sınıfına dahil olmuştuk.
***
Dünyanın başına gelebilecek en büyük bela.
Adam kendini “tanrı tarafından görevlendirmiş” zannediyor. Daha korkuncu etrafındakileri de buna inandırmış vaziyettedir. Tarih boyunca alev alev yanan Kudüs’e su döküp söndüreceğine önce Kudüs’ü Yahudilerin Başkenti ilan etti ve yüzlerce insanın ölümüne neden oldu, şimdilerde Golan Tepeleri ateşine benzin döküyor ve “Yahudileri kurtaracak olan benim” diyor.
Dünya, bu delinin elinden en erken zamanda kurtulur inşallah…
































