Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

“Dünün güneşi ile bugünün çamaşırı kurutulamaz”

Daha önce hiçbir dert yok gibiydi.

Kozan Marşı ile de eğlenilir,
Çifte telli ile de göbek atılırdı.
Okul medrese varlıklı insanların işiydi.
Ahali açıktaydı.

Aslında çifte tellinin oynanması bilinmiyordu.
Yapılan iş, davulun temposuna ayak uydurmaydı.
Yoksa, her oyunun kendine göre bir oynanış biçimi vardı ama kimin umurundaydı bu?

Tango dansı dünyaya yayılırken bir eğlence yerinde bu tür müzikler eşliğinde dans edildiğinde, kimsenin tangoyu bilerek oynadığı yoktu.
Sadece, tempoya ayak uyduruluyor, vücut da serbest bırakılıyordu.
Bazıları değişik bir figür yaptığında, onun bu işi çok iyi bildiği sanılıyordu.
Halbuki alakası yoktu.

Tango dendi mi Papatya şarkısı akla gelirdi.
Necdet Koyutürk adlı bir müzisyen bu parçayı 1943 senesinde bestelemişti.
Şarkı her yerde çalınıyordu.

Papatya gibisin beyaz ve ince…

Twist yarışmaları düzenlenirdi eski yıllarda.
Aslında twist oynayan yoktu.
Bir çırpınmadır gidiyordu işte…

Olsun.
Oynuyor ve mutlu oluyordu insanlar.

Silahlar patladığında, geceler karartma altına alındığında bile Mücahitler Parkı ve Kuğulu Park’ta eğlence gecelerini düzenlemekten geri kalmıyordu ahali.
Becerikli bir parkta cümbüşü ile çıkıp şarkılar söylerken, diğer parkta Küçük Aysel yer alıyordu.
RIK (Kıbrıs Radyo Yayın Kurumu) ise Behiç Gökay şarkıları çalardı.

Dert çok, sorun çoktu ama olmamış gibi davranıyordu herkes.
Silahlar patlıyordu ama patlamamış gibi yaşanıyordu.
Ölenler vardı ama sanki ölmemişler gibi hayat devam ediyordu.

Aralarından birileri çıkıp düşünce falan üretmeye çalışıyorsa ona “filozof” yakıştırması yapılırdı.
Genellikle de dışlanıyordu bunlar.
Bir okumuş da filozof olabiliyordu, bir helvacı da…

Her şeyi kendimiz gibi yaptık ve ister istemez kendi kültürümüzü yarattık.
Her şeyde.
Siyasette de.

Her şeye rağmen sağduyusu güçlüydü ve güzel olanı alma eğilimi vardı ahalinin.
Mesela, adaya her fırsatta Mehter Takımı gönderip, şehir şehir dolaştırdılar ama kimse eline ne o zurnayı almıştı, ne o kalkan kılıcı.
Hiçbir dernek ve cemiyet böyle bir takım kurmayı hedeflememiş ama futbol takımları kurabilmişti.

Bir raya girildi ve yol alınıyordu.
Çetin Altan’ın dediği gibi “Hiçbir tren girdiği raydan devrilmeden çıkamaz.”
Devrilecek miydik?

Sadece bir kusur vardı.
Süleyman Demirel “Dünün güneşi ile bugünün çamaşırı kurutulamaz”  der.
Biz öyle yapıyorduk.
Dünün güneşi ile bugünün çamaşırını kurutmaya çalışıyorduk.
Her şeyde.
Ve hâlâ böyle…