Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

DÜNDEN BUGÜNE GELİRKEN DEĞİŞENLERLE DEĞİŞMEYENLER…

Dün, “hiç devlet olmak istemediğimizi” yazdıydım. Ancak eksik bıraktığım bir gerçek daha vardı: “Rumlar ise hep devlet olmak istedilerdi!” Adı önceleri Kıbrıs”ı Yunanistan’a ilhak etmek anlamına gelen “Enosis” de olsa, sonraları tüm Kıbrıs’a egemenliklerini serecek siyasi mücadeleleri de olsa, tutun ki Rumlar iki asırdır bu adanın mutlak sahipleri olmak yollarında mücadele etmektedirler.
Dolayısıyla “EOKA” Enosis’i gerçekleştirmek hedefinde kurulmuş bir “mücadele örgütüydü.”
O zaman TMT ne olurdu? EOKA saldırılarına karşı adadaki Türk halkının can mal güvenliği için kurulmuş örgüt.” Sloganı “Taksim” de olsa ne devlet olmak isteği ile hareket ettiydi ne de böylesi bir amaca yönelik plan programların sahibi olduydu!
Bunu niçin hatırlattık. 1960 ve sonrasında eğer Ankara Kıbrıs Türk halkının adadaki hakları için bir ulusal strateji saptamamış olsaydı, Kıbrıs çoktan Rum’un adası olacaktı…
YA BUGÜN? Tabii artık “dünden” söz edemiyoruz. Rum liderliği ile Kilisesinin her devrede Türk halkını görmezden gelip yok sayması en büyük gafletleri oldu! Yanılmıyorsam hâlâ ayni gözlüğü kullanıyorlar ve çok yanılıyorlar! Yanılgılarının en büyüğü Türk halkını bir “etnik halk” olarak görmeyip, kendi nüfus ve mülk çoğunluklarının altında “azınlıktaki” bir “cemaat” olarak görmeleridir! Bu cemaate layık gördükleri “statü” ise en kabadayısından “muhtariyettir!”
Oysa masada tartışmak zorunda bırakıldıkları statü federal Kıbrıs’a ortak olan ve Kuzey’deki egemenliğini savunan Türk halkı gerçeğidir! Rum tarafı “tek egemenliği” dayatırken bu “gerçeği kırmayı” hedeflemekteydi ki “adaya kendi egemenliğini sersin!”
O zaman sorulacaktır: “Hani Kıbrıs Türk halkı hiç devlet olmak istemediydi?” Nedenlerini dün de yazdıktı. Her devrede azımsanmayacak oranda etkinlikleri ile örgütsel kesimlerin androş politikaları hep var oldu.
ÖTE YANDAN: Son zamanların sorunu GYÖ’ler oluyor. Eroğlu başta olmak üzere tüm öteki siyasi partiler “Güven Yaratıcı önlemlerin çözümün yerini tutamayacağını” ve oylama taktikleri olarak kullanılmaması gerektiğini söylüyorlar. 
Oysa çok iyi biliyoruz: GYÖ’lerle müzakerelerin seyrini sağlanacak sempati ve empati üzerine oturtmak isteyen kesimler vardır. Üstelik AB, ABD destekli!
Zaten Anastasiadis’li Rum tarafı da başından beridir müzakereleri savsaklarken mesela Maraş’ın iadesini istiyor. (Bu konudaki görüşlerimizi yazdıktı. Mağusa limanının uluslararası trafiğe açılmasına karşılık verin gitsin diyerek!) Ancak bir sorun vardır:
Çözüm olmadan Maraş’ı alan Rum tarafının ayni metotla Güzelyurt’a da dönmek isteyeceği sorunu! Kapıyı açarsanız Karpaz’a kadar çözümsüz “iadeler” gündeme gelir, AB ve ABD tarafından da destek buldular mı “çözümsüzlüğün” rizikoları ile birlikte Kıbrıs Türk halkı Kuzey’e sıkıştırılmış küçük bir cemaat esamesine düşmekten kurtulamaz!
VE YENİ BİR SORUN: Ekim ayında Türkiye ile AB arasında Ortaklık Konseyi toplantısı yapılacak. Ve Türkiye bu konuda, içinde Kıbrıs sorununun da olduğu bir “açıklama” yapacak. Diyor ki Anastasiadis eğer Türkiye 28 AB ülkesine bu yapacağı açıklamayı bildirmezse, o toplantı asla olamaz!” Öte yandan:
ÇAVUŞOĞLU NE DİYOR? “Eğer müzakereleri üç ana başlık altına çekmezsek ilerleme sağlanması mümkün değildir”“ diyor ve ekliyor: “Çünkü altı ana başlık olarak devam eden müzakerelere, zaman kaybına neden olan Maraş konusu bile dahil edilmek istenmektedir…” Gerçekte çığırından çıkan ve Özersay’ın şimdilerde bir paket haline sokup toparlamaya çalıştığı GYÖ’ler yanı sıra son günlerde şu gelişmeler de oldu:
Bir: AB ile ABD de müzakerelerin yavaş ilerlemesinden şikâyet etmektedirler.
İKİ: Esasa ilişkin konuların yerine GYÖ’lerin öne çıkartılmasında hem KKTC’deki müzakereciler hem Ankara şikâyetçidirler.
ÜÇ: Anastasiadis ile Kasulidis’i telaşlandırıp harekete geçiren olay ise Türkiye’nin AB’de yapacağı söz konusu “açıklamasında” Rum Yönetimi’ni “fonksiyonsuz” göstermesidir!
Dört: Bu iddia tüm Kıbrıs’a egemenlik sermek isterken Türkiye tarafından “işlevsiz” ilan edilen Rum liderliğini fena halde kızdırmıştır!
KISACA: Kıbrıs siyasi sorunu ile müzakereler yeniden ısınıyor hatta birilerini “yakacağa” benziyor!    

**********      
MECLİS “SİESTA” DEDİ, NE SORUN KALDI TARTIŞILACAK NE DE ÇÖZÜLECEK!

Ne zaman laptopa taktığım klavyenin başına otursam “bugün siyasi soruna ilişkin yazımı kısa tutacağım” diyorum. Sonra da başlıyorum uzun uzun anlatmaya! Üstesinden gelemediğim bir huy işte! Tabii “siyasi sorunun tüm sorunlardan çok daha önemli olduğu inancımdan dolayı…”
Ya öteki sorunlar? Yok, kalmadı! Ne sorun var ülkede ne de yaratan! Arada müzakerelerle illegal olaylar ve trafik kazaları da olmasa sanırsınız memleket tasasız kaygısız tüm dertlerle belalardan azade bal kaymak geçinip gitmektedir!
Allah duysun diyeceğiz de diyemiyoruz! Çünkü sorunlar çözüm bulmadılar ki ellerinden kurtulmanın rehavetini yaşayalım! Nitekim sağ olsun Harmancı “şeffaf başkan” olduğu için sık sık yaptığı açıklamalarla mesela belediyede sorunların oldukları yerde oldukları gibi durduklarını söylüyor. Son yakınması da şu:
Eroğlu’nu ziyaretinde Sn. Cumhurbaşkanı kendilerine “hem gelirleriniz az hem de ihtiyaç fazlası istihdamlarınız vardır” derken anladık ki bu konudaki sorun berdevamdır!
Ancak Harmancı Eroğlu’na farklı bir sorun iletiyor ve şöyle diyordu: “Olası çözümde Kuzey Güney Lefkoşa Belediyelerinin durumları ne olacak? Hangi Merkeze bağlanacaklar? Çözümde iki belediye arasındaki eşitsizliklerle ekonomik dengesizlikler nasıl giderilecek, falan…”
Tabii “ilahi Harmancı” diyoruz. Hele bir çözüm ola, hayır ola! Fakat anlıyoruz ki Kuzey ile Güney’in sadece müzakere masasında tartışılan “paylaşım ve federal yetkilerle mülkler sorunları” değil, Kuzey Güney Lefkoşa Belediyelerinin de müzakere edilmesini gerektirecek ayrıca sorunları vardır!
Tabii aklımıza geliyor: Kayalp zamanında neredeyse Mağusa’yı Galanos ile iki belediye arasında paylaşacaklardı! Şimdi Arter dönemi başladı. Bakalım Mağusa’yı nasıl paylaşacaklar?
KISACA: Allah bize iki konu dışında her konuda hasis davrandı! Bitmeyen “sorunlar” bir, sonu gelmeyen “müzakereler” iki. Öylesi bir rahmet yağdırdı ki bu iki soruna, handeyse boğulacağız sularında!      
**********     
KISACA TAKILDIĞIM: (DÜNYANIN EN ÇİLELİ LİMANI MAĞUSA LİMANI!)

Dün Mağusa Limanı’ndan işitilen şikâyetler “hep aynı sorunlar” dediğimizce Havadis gazetesinin manşetinden fırlıyorlardı.
Yine dökme arpa ve dökme mısır tozu!  
Yine açıktan indirildikleri için her tarafı kesif toza dumana boğma olayı!
Yine işçilerin sağlığı sorunu!      
Yine yaratılan çevre kirliliği!
Son dönemlerde hem siyasi hem tesis olması yönünden gündemden hiç inmemesine karşın Mağusa Limanı konusunda kimseler ne yapmaları gerektiğine karar veremiyorlar!
Sadece kıyıda kumlarla oynayan çocuklar gibi şurasına burasına bir iki fiskelik dokunuşlarla “iyi olur inşallah” tutumlarında vaziyetler idare ediliyor! Ki Mağusa Limanı “ilgili” olmalarına karşılık bugüne kadar kaç “ilgisiz Bakan”ın yetki ve sorumluluğundan geçmedi ki? Sonuncusu Ahmet Kaşif! Bir oyun da o icat etti: Marina kısmına İngiliz’in EOKA dönemlerinde uyguladığı “barikat sistemini” kurdu. Özel kartlar çıkarttı, parayı bastırıp alanlar elektronik aygıta kartını göstererek içeri girebiliyor, kartı olmayanlar kapısından dönüyorlar!
Balıkçı Barınağına gelince: Sandallar, yatlar dünyanın en hantal mavna bozması gemiler üst üste! 
Kaçı balıkçı kaçı keyif ağası belli değil!   
Liman kısmı ise işte haberleriyle ortada!   
Öte yandan limanın iki ucunda denizi sürekli kirleten ve en küçük tedbire gerek duymayan iki tersaneden duyulan şikâyetler var!     
Ve dökme yüklerin tozlarından boğulan işçiler!
Kısaca dünyanın en çileli limanı! Ne olup ne kalacağı belli değil, onun da tek umudu çözüme kaldı!