Dün Sn. Akıncı’nın Cumhurbaşkanlığındaki ilk yılını doldurması nedeniyle müzakerelerle ilgili yaptığı değerlendirmelerden söz ettikti. Kıbrıs Türk halkını “eşit ve özgür insanlar” olarak nitelendirmesinin yadsınamayacak kadar önemli olduğunu yazdıktı.. Sn. Akıncı’nın değerlendirmelerinden bazı bölümleri aktararak devam ediyorum.
“Yeni dönemde açtığımız beyaz sayfaya çizdiğimiz ilk çizgi ile Kıbrıs’ı Kıbrıs’ın coğrafi sınırları içine hapseden eski yerleşik statükocu çerçeveyi değiştirdik. Kıbrıs ve Kıbrıs’ın geleceği şimdi hem bölgesel hem de küresel denklemin bir parçasına haline geldi… “Halkın iradesi ile bir şeyi daha değiştirdik. Masada yıllarca karşılıklı suçlamalarla çatışan taraflar yerine, geleceğin çözüm ortakları olarak yer alma bilincine önemli katkılar yaptık.”Burada bir kez daha duruyoruz! Çünkü: Eğer “İstanbul’daki yemek olayı cereyan etmemiş olsaydı. Eğer müzakere süreci devam ederken Anastasiadis henüz tartışılmamasına karşın “kırmızı çizgilerim” dediği “TC’nin garantörlüğünü katiyen kabul etmeyeceklerini” açıklamasaydı. Eğer Başkanlık sisteminin dönüşümlü olmayacağı konusunda ısrarlı davranmasaydı. Eğer Çözümden sonra AB müktesebatının geçerli olacağını söylemeseydi. (Çünkü eğer Kuzey Rumlar tarafından nüfus ve mülk çoğunluğu ile delinir, ikamet ve mülk edinme hakkını elde ederse, Kuzey’in kendi içindeki egemenlik hakkı ortadan kalkacaktır.) Eğer aksi büksü açıklamalar Güney medyası ile akıllarımızla mantıklarımızı rahatsız etmemiş olmasalardı.Gerçekten de masada çok asude bahar rüzgârları esintilerinde müzakerelerin sürdürüldüğünü kabul edecektik.
Ki hatırlatalım. Daha bir süre önce gençlerimiz Güney’de fanatik de olsalar bazı Rum gençleri tarafından tartaklanmışlardı. Eğer bunlar da “olay” değillerse “evet bu müzakereler Sn. Akıncı’nın söylediği gibi yeni vizyonla devam ediyor…
BUNLARA KARŞIN: Rahmetlik Denktaş “şehitlerimizi, yakılan yıkılan evlerimizi, göç yollarında savrulmamızı, Rum baskıları altında geleceklerimizin karartıldığını… Sürekli hatırlatırdı ki Amerika’nın ünlü diplomatı Holbrooke “sen derdi Denktaş’a, arabada giderken hep dikiz aynasına bakıyorsun, hiç ileriye bakmıyorsun!”
OYSA: Bakın, bizim “hep geçmişe bakar” diye kınadığımız Denktaş’a nazire şimdi Rum tarafı geçmişin de ötesinde “Kıbrıs Cumhuriyetinden” söz ediyor! Ve başından beridir “Federasyonu KC’nin evrimleşmiş şekli olarak lanse ediyor!”
DEĞİŞİME İNANIYORUZ: Fakat Güney’in artık 2004 öncesi “haklarına sahip olduğuna inanmıyoruz.” Çünkü KKTC’nin de 2004’den sonra hem büyüdü hem ilerledi. Ve çok çok değişti. İnanıyoruz ki Sn. Akıncı “eşit ve özgür” Kıbrıs Türk halkının haklarının savunucu olurken en iyisini başaracaktır.
ANAYASAYA UYULACAKSA: (İŞLERE GELDİĞİ GİBİ DEĞİL!)
Önce Anayasa’mızdaki 32. Madde “Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkına bakalım:
“Yurttaşlar önceden izin almaksızın, silahsız ve saldırısız toplanma ve gösteri yürüyüşü yapma hakkına sahiptir. Bu hal kamu düzenini korumak için yasa ile sınırlanabilir.”
Son günlerin sorunu oldu. Hükümet “gösteri ve yürüyüşlerin” bundan sonra izne bağlı olduğunu açıkladı, tepkiler ayyuka çıktı!
Oysa ne diyor Anayasa: “Bu hal kamu düzenini korumak için yasa ile sınırlanabilir.”
Bu konudaki protestoların, karşı çıkışların, siyasi parti muhalefetlerinin açıklamalarına baktım. Tümü de yasanın sadece “önceden izin almadan silahsız ve saldırısız toplanma veya veya gösteri yürüyüşü yapma hakkına sahiptir” cümlesini alıp yayıyorlar ama devamını görmezden geliyorlar! ÇIĞIRINDAN ÇIKTI: Demokratik hakları savunmak kadar onlara uymak da kanun gereğidir demiş olsak “tabi ki öyle öyledir” denecek. Son zamanlarda öyle “denmiyor” ama!
Mesela Sendika Kurma hakkı da aynen “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü hakkı” gibi izin almayı gerektirmez. Fakat şu koşullarla: “Yasaya ulusal güvenliğin, kamu düzeninin ve genel ahlâkın korunması amacıyla sınırlar konabilir.”
Simdi soralım: KKTC bir devlet midir? Anayasasını bile tartışabiliyorsak evet! Hatta o kadar Anayasal ve demokratik bir devlettir ki “izin almadan toplantı ve gösteri yürüyüşleri yapılabilecek kadar haklara sahiptir.”
VE EKLİYORUZ: Sendikalar kendi aralarında “platform” da oluyorlar siyasi parti de! Ve ikide birde yollara düşüp kulaklarımızı sağır, gözlerimizi kör edercesine mesela Türkiye’ye yönelik olumsuz gösteri ve eylemler yapıyorlar. Çek git de diyorlar, paranı suyunu da al git diyorlar.
Şimdi bir daha soralım. Bu anayasal hak kullanılırken, ayni Anayasa maddesinde var olan “ulusal Güvenliği ve kamu düzenini” de çiğnemiyor mu? Çünkü söz konusu olan “ulusal güvenlik” KKTC ile TC’nin siyasi, ekonomik, askeri ilişkileridir.
Dahası kamuyu da rahatsız eder çünkü “Türkiye’nin adadaki varlığıyla güvencesi KKTC’nin sosyoekonomik gelişimi için gereklidir.”
“SAHİPSİZLİK:” Bu “kelimeyi” uzun süre çok sık kullanırdım. “Sahipsiz devlet” derdim.
Sonra yeni bir dönem başladı. “Sahip çıkma iddiasında oluştu hükümetler. Ve karşılarında eylemleri, gösterileri, grevleri ile “Birliklerle Sendikaları” buldular! Olay devam ediyor. Ve artık kendi haklarını dayandırdıkları Anayasanın “devlete ve kamuya tanıdığı hakları” görmezden gelip kabul etmiyorlar! Yani Anayasayı bile çiğniyorlar!
KISACA TAKILDIĞIM: (SU GÖRÜCÜYE ÇIKTI.)
Baktılar gördüler ki hiçbir belediye elini taşın altına koyup “tamam ben bu suyu 2.30’dan kabul ettim başlayın depolarıma akıtmaya” demeyecek…
Bari dediler ilk ikramı biz yapalım: Ve yaptılar. Dün itibarı ile Geçitköy’den çıkan su 3 belediyenin depolarına bedava akıtılıyor! “İşte malımız” dercesine!
Eh, artık bu sudan için, kap kaçağınızı, çamaşırlarınızı yıkayın, ellerinizi sabunlayın falan… Görün “yerli” suyla farkını verin kararınızı! Gene hayır diyeceksiniz? Eee insaf!
































