Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

DENİZDEKİ HİDROKARBON YATAKLARI İLE TC’DEN GELECEK SU, SİYASİ SORUNU GİTGİDE DAHA ÇOK ETKİLEMEYE BAŞLADI

Önümüzdeki günlerde Cumhurbaşkanlığı makamına oturacak olan Erdoğan hem “içte” hem “dışta” çok önemseniyor. Üstelik artık beklentiler “Ankara veya Türkiye” olarak seslendirilmiyor! “Erdoğan” deniyor! Belli ki Erdoğan’ın TC üzerindeki mutlak hakimiyeti ile “tek adamlığı” dışta da kabul görüyor.
Nitekim geçtiğimiz günlerde Ağrotur üssüne gelen İngiltere Savunma Bakanı Fallon da Trodos’ta Anastasiadis ile görüşürken, özellikle Kıbrıs konusunda “Erdoğan’dan büyük beklentileri olduğunu” söylemek gereğini duyduydu. Tabi hiç söylemeye gerek yok, bu ikili görüşmede de doğal gaz konuşulurken “adadaki iki halk için şans olduğu” belirtildiydi. Fallon ile Anastasiadis doğal gazın bölgedeki önemini vurgularlarken Fallon, ki daha önce Enerji Bakanı’ydı, hidrokarbon merkezi konusunda da bilgi aldıydı, falan…
Tabii bu nedenlerden dolayı “Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olarak bundan sonra Kıbrıs’a daha değişik bir politika ile yaklaşacağını” umduğunu, “Kıbrıs’ın bölgede istikrar unsuru olma yolunda çaba harcanacağını” da söyledi…
Bu ve enerji odaklı benzeri söylemler laf ola sarf edilmediydi. Artık hem AB hem de Kıbrıs’taki garantör ülkelerden biri olan İngiltere için Kıbrıs bir kez daha “stratejik önemi” ile gündeme geliyor. Nitekim Fallon İngiliz üssü Ağrotur’dan kalkan uçak ve helikopterlerin Sincar dağında mahsur kalan Ezidilere havadan çadır ve yiyecek yardımında bulunduğunu bu yardımların 100 tonun üzerine çıktığını açıklıyordu. Ve insanın aklına şunu getiriyordu:
ORTA DOĞU DURULMAYACAKSA, KIBRIS STRATEJİK ÖNEMİNİ DAHA ÇOK UZUN YILLAR KORUMAYA DEVAM EDECEKTİR: Nitekim tüm belirtiler bundan sonra da petrol diyarı Irak’ta savaşların devam edeceği, Suriye’nin kolay kolay toparlanamayacağı, Mısır’daki çalkantıların bitmeyeceği, İsrail Filistin çatışmalarının sürüp gideceğini gösteriyor!
Kıbrıs tüm bu ülkelerin arasında kırk yıldır savaş görmeyen ve barış içinde yaşayan tek ülke.” Üstelik Orta Doğu’da petrole gaza kan karışırken Güney Kıbrıs’ın Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon yatakları henüz çıkartılmamış da olsa olası anlaşmazlıklarda da “barışın bozulması” beklenmemektedir. Nitekim Fallon bu “enerjinin Kıbrıs’taki iki halk arasında barışçı çözüm haline getirilmesinin fırsatından” söz etmektedir…
PEKALA BU TEMENNİLER RUM TARAFI İÇİN BİR ANLAM İFADE EDİYOR MU? Sanmıyoruz! Nitekim gazın iki halkı çözüme götürecek birleştirici unsur olabileceğini vurgulayan tüm Batı ülkelerindeki seslere karşın Anastasidis boruları TC üzerinden geçirmemek için Mısır’la anlaşma yapıyor! Öte yandan geçtiğimiz dönemlerde zaman zaman yaptığı açıklamalarla gazın paylaşımı konusunda Türk tarafının ancak nüfusu oranında hakkının olabileceğini söylüyor! Türkiye’nin Ankara Anlaşmasına uymadığı sürece de bu gazın adada paylaşılması mümkün görülmüyor!
Öte yandan kendi enerji kaynaklarına tek yanlı egemenlik koyan Rum yönetimi TC’den borularla Kuzey’e akıtılacak su konusunda büyük tedirginlik yaşıyor. Çünkü Türkiye’nin Kuzey Akdeniz’i münhasır bölgesi yapmasından korkuyor! Hatta su olayı o denli paranoya haline getiriliyor ki Rum medyası deniz üstünde oluşturulacak bir duvarla TC ile KKTC’nin birbirine bağlanacağı iddiasında bulunuyor!
KISACA: Yakında yeniden başlaması kaçınılmaz olan müzakereleri Rum’un bu türlü çeşitli tutumlarıyla düşündüğümüzde, doğrusu ne iki halk arasında olması beklenen paylaşımların” gerçekleşmesi mümkün görünüyor ne de çözüm konusunda umut yeşertiyor!
Bu nedenle Erdoğan adı söz konusu olduğunda bizim de aklımıza gelen tek şey bu adada Güney’e karşı daha güçlü konuma gelmemizdir çünkü bu dava çok uzayacaktır! …             
**********     
POLİS TEŞKİLATIMIZDA NELER OLUYOR? (YOKSA OLANLAR BİR KOMPLO MUDUR?)

Son günlerde KKTC’yi iki konu meşgul ediyor: Birisi aralarında subay ve polisin olduğu banka paraları soygunları, diğeri de “hellimin tescili” sorunu! Hellimi yarına bırakarak bugün son günlerde çok çalkalanıp dalgalanan şu soygun olaylarına bakalım:
İlk soygun biliniyor. Paranın bir miktarı bulunmuş. Fakat geriye kalan büyük miktarı “zanlı” durumunda bulunan bir polis subayı tarafından dışa kaçırılmış. Zanlı Türkiye’de tutuklanmasına karşın serbest bırakıldığı için şimdilerde üçüncü ülkelerden birinde bulunmaktaymış. “Suçlu değilim” demesine, KKTC’de üst kademe polis teşkilatını şu veya uygulamalarından dolayı tehdit edip “hepsini açıklayacağını” söylemesine karşın adaya dönüp gelmiyor! Gelmediği için de “zanlı” oluşu devam ediyor!
Şimdi soralım: Niçin 26 yaşında daha hayatı tanımamış, okulunu yeni bitirmiş bu genç soygun nedeniyle zanlı durumuna düştü? Ve yurt dışına kaçarak oralarda kendini gizlemek zorunda kaldı? Suçsuzsa neden KKTC’ye dönmüyor?
İkinci olay: Bir yeni soygun girişimi de bir süre önce oldu. Dikkatinizi çekerim. “Eğer Bankalar para naklinde bu kadar zafiyet gösterir ve çok kolaylıkla önleri kesilerek bir bankadan bir bankaya nakledilen paralar gasp edilirlerse yarın öbür gün TC’den “özel ekipler” de gelebilirler! Çünkü “ilgili haberlerle” KKTC’de kolaylıkla soygun yapılabileceği imajı çakılmıştır! Yani “soygun yapma özendirilmiştir!”
ANCAK: Bu yeni soyguna da “subayların” karışması dikkat çekmiştir! O zaman biz de “dikkat” demek zorunda kalıyoruz ve istemeden şu değerlendirmeyi yapıyoruz: “Bu “yıldızlı” gencecik insanlar TC’de üniversite düzeyinde okuldan mezun olup adaya subay olarak geliyorlar, yetki ve sorumluluk yükleniyorlar! Büyük olasılıkla da erken kazandıkları rütbeleri sindiremiyorlar! Nitekim:
Biz bilmeyebiliriz. Buna karşın kulağımıza kadar gelen söylentiler bu insanların çok da düzgün hayat yaşamadıkları, sağa sola saptıkları yolundadır! Tabii Güvenlik Kuvvetleri, Polis Müdürlüğü bunları çok iyi bilmekte ve tüm detaylarla verileri dosyalamış olmalıdır. Bizim yorumumuz ise şudur:
BİR: Bu rütbeli insanlar çok çaresiz kaldıkları için gelecekleri ile hayatlarını rizikoya atmak pahasına böylesi büyük çaplı soygunlara kalkışmışlardır…
İKİ: Yahut yine büyük çaresizliklerinden dolayı “başkaları” tarafından bu soygunları yapmak zorunda bırakılmışlardır!
ÜÇ: Veya soygunları rahatlıkla gerçekleştirmeleri için mesleki yönden aidiyetlerinde olan iki büyük avantajları “başkaları” tarafından kullandırılmıştır! Bu “avantajlarından “ birincisi “rütbeleri” ise diğeri ruhsatlı silahlarıdır! Nitekim ilk polis subayı VIP’den geçerek yurt dışına kaçmıştır!
KONUYA DÖNELİM: Bugüne kadar hırsızlıklar, soygunlar, esrar olayları yahut adi polisiye vakalar hep sıradan insanlar tarafından yapılırdı.
İlk kez bir soygun olayına “ Güvenlik Kuvvetlerine mensup polis ve subaylar” karışıyor! Üstelik gencecik insanlar! Dolayısıyla ciddiyet ve kanunlar açısından tırnak kadar zafiyeti olmayan bir müesseseye ait “görevlilerin” bu tip illegal olaylara bulaşmaları bana çok ilginç geliyor! O kadar ki yoksa kasıtlı olarak “polisi” ve “hâlâ vekâleten görev yapan Genel Müdürlüğü” gözden düşürüp hem polisi sivile bağlamak hem de ötesi amaçlara ulaşmak için bu tip komplolarla zemin mi oluşturuluyor!
Hadi buna “komplo teorisi” diyelim! O zaman da geriye her halde polis teşkilatımızı “göz tuttu” diyeceğiz ve ekleyeceğiz:
Öyleyse ortada bizim dıştan göremediğimiz fakat “Güvenlik Kuvvetleri bünyesinde” içten içe yaşanan bir yıpranmışlıkla zafiyet vardır. Yani Polis Teşkilatımızın da kendi içinde kendini restore edecek reorganizasyona gitmesi gerekmektedir.
Tabii ekleyelim: Henüz genel müdürünü bile atayamamış bir siyasi düzende en sağlam ve ciddi devlet kurumlarının bile bozulup yozlaşmadan dolayı ayakta duramadığı gerçekler yaşanırken; tutun ki polisimiz “iyi bile dayandı” diyeceğiz de son olaylar güven yıkıcı olmuştur! Çünkü, polisi soyguncu olan bir ülkede ne hayır kalır ne de dirlik düzenlik!
Buna karşın biz polise güvenmeye ve sevmeye devam edeceğiz çünkü başka şansımız yoktur…