Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

DEMEYİN BİZDE  DEPREM OLMAZ…       

Geçen hafta sonunda İzmir’de büyük felaketlere neden olan depremi Tv. haber kanallarından canlı izlerken bir yandan Nazım Hikmet’in, vatan şairi Namık Kemal’in aklımda kalan  dizelerini hatırladım. Tümünün tek özeti “insan vatanını sever”di..

Evet insan vatanını sever. Vatanını seven insan insanları da sever doğasını da.. Sevdiği için de korur ve yaşatır..

…ÖNCE çok sevdiğim İzmir’e geçmiş olsun diyeyim. Dünürüm oralı, oğlumun düğününü orada yaptımdı..                                        İzmir’den  canlı yayın yapan Tv.leri  izlerken bazen ağladım.. O minik çocukların feryatları.. Yıkıntılar altındaki küçücük çocuklara ulaşıldıkta, “sesimi duyuyor musun“ diye seslenen kurtarıcaya,  “abi beni bırakma korkuyorum” diyen sesleri,  o kurtarma ekiplerinin geceli gündüzlü hummalı çalışmaları..

LANET OLSUN!   Bütün bu felaketler, o yıkımlar, o yıkıntıların altında kalıp ölenler   bazı müteahhitlerin şimdilerde yıkılan  o binaları inşa ettirirlerken malzemelerinden çalmaları sonucu yaşandı! Zaten hemen her depremde yıkılan binalarda ayni sorun görüldü, hâlâ devamda..

VE tabi ki İzmir’deki depremle ilgili yayınları izlerken  memleketimi düşündüm. Çünkü  bizde de yaşandıydı bir devrelerde. Mesela  1953  Baf depremi. (İnternete girip baktım) Depremle ilgili özetle şunlar yazıyordu.

KIBRIS’ta son yüz yılın 6.1 şiddetindeki en büyük depremiydi. 10 Eylül 1953’de yaşandı.  135 köy büyük hasar gördü. 11 köy haritadan silindi. 40 kişi hayatını kaybetti. 70 kişi ağır yaralandı. 4 bin kişi evsiz kaldı.

(O Baf depreminden sonra  Ali Özmen Safa’nın babası İsmail Safa efendi büyük bir insanlıkla köy köy gezerek depremzedelere yiyecek ve battaniye ile sair eşyalar dağıttıydı ki İngiltere Kraliçesi 2. Elizabeth tarafından “Üstün Hizmet Madalyasıyla” ödünlendirildiydi. Allah gani gani rahmet eylesin)

***

VE BİZE DÖNEYİM: Cumhurbaşkanlığı seçimleri bitti. Ardından UBP’nin Başkanlık seçimleri geldi. Her halde artık kaçınılmaz bir hükümet tıkanıklığı nedeniyle de erken seçime gideriz.   Dedik ya işimiz seçimden seçime atlamak.. Nitekim bu nedenledir ki yarattığı istikrarsızlıklar nedeniyle 46 yıldır hayır yüzü görmedik! Buna karşın:

EVET, yiyeceklerimizin pahasına, dövizin sürekli vurmasına, çevremizin pisliğine karşın özellikle turizmde büyük atılım gerçekleştirdik.  Eğer koronavirüs belası olmasa  bugün 1 milyon turisti aşacaktık.

EVET, yollarımızın bozukluğunu, trafiğimizin rezilliğini eleştirsek de üniversiteler adası olduk. Neredeyse 60 bin öğrenciye ulaştık ki çapımıza göre çok.. Fakat çarşı Pazar için hatta az bile.

EVET, son yıllarda her ne kadar portakalımız dalında, enginarımızla patatesimiz tarlada kalsa da mesela tarım sektöründe  arpa buğday ihracatında rekor kırdık.

EVET, Küçük bir toplum da olsak, yönetim yönünden en zayıf yanımız  “denetimler” de olsa, koronavirüsü dünyada en az vaka ile atlatan ülke olduk.

EVET, tanınmamış, siyasi yönden arızlı bir ülke de olsak sosyal hayatımızla spor alanında gösterdiğimiz başarılar yadsınamaz. Özellikle gençlerimizin hemen tüm spor dallarında Türkiye’de gösterdikleri performans  takdir edilecek boyutlarda.

EVET 46 yıldır  Mağusa limanını  liman yapamadık! Yıllardır Ercan Hava Alanını Emrullah Turan’ın elinden alamadık! Belki hava yollarımızı da batırdık ama doğrusu ya eğer koronavirüs olmasaydı bugün hâlâ yaz sezonu yaşanır, binlercemizle ve turlarla dünyayı turlamaya devam eder olurduk!

FKATTT! Bizim bu taraflarda Karpaz’da öteden beri söylenegelen bir fıkra vardır: Şöyle:

Zengin adam çocuğunu İngiltere’de üniversitede okutmuş bu uğurda elinden geleni yapmış ki mezun olan genç köyüne dönmüş. Babası ailesi şerefine masa kurmuşlar.. Yemeğe başlanacak “genç delikanlı sağa sola bakınmış “buba demiş bana gudalya getirirsiniz.” Adam başını sağa sola sallamış, “ah oğlum demiş seni ta İngilterelerde okuttum, bale   gudalya bale  gudalya!”  (Gene kaşık gene kaşık demek)

…ŞU yukarıda yazdıklarıma nazire evet ortada bir başarı var ama son bağlamda hâlâ “kaşığa” gudalya diyoruz!

Şöyle bağlayım: Bu ülkenin en büyük sorunu “denetimdir.” Yani “denetimsizlik!”      Ve “deprem olmaz” demeyin. Şimdilerde göklere yükselme yarışına çıkmış binalarımızdan söz ediyorum. Hani emirnamelerle başı ağrıyan. Hâlâ dikey mi yatay mı olsun tartışmalarını aşamayan.

Gün gelir bölgemizde de  deprem olur. Olmaması gereken  “binalarımızın yıkıntıları altında kalmamamızdır!”                                                                                ***

KISACA TAKILDIKLARIM: (AH BU RUM KAFASI!)

Güney’deki Rum halkının en büyük talihsizliği nedir bilir misiniz? Ta Makarios’tan bu yanadır gelip geçmiş “liderleri!”

En ılımlılarından biri olduğunu sandığımız Kleridis aslında “Türkleri bir iki saat içinde kıyıp Lefkoşa Türk kesimini işgal etmek üzerine oluşturulan Akritas planını hazırlayanlardan  biriydi!   Yani Yorgacis, Makarios, Papadopulos, Akritas gibi faşistti!

Ya Sol’dakiler. Akel’li Hristofyas mı çok barışçıydı? Nitekim sol kafadar olmalarına karşın Talat sonunda dayanamamış, “ne yapayım yani kendimi Saray önünde Dikilitaşa mı  asayım” demişti..

YA Papadopulos? Adam zaten Eokacıydı öldü, mezarında bile rahat yatamadı, Rumlar yatırmadılar!

Düşünün ki bu Rum toplumu Makarios’u  devirmek için isyan ettiğinde Sağcılar binlerce Solcuyu fırsat bu fırsat diyerek öldürdülerdi..

ALLAHASEN söyleyin: Kendi  soydaşını, kendi arkadaşını, kendi insanını öldüren bir toplumdan Türk toplumuna hangi hayrın gelmesini beklersiniz?

Hele Anastasidis! Rum tarafının son Cumhurbaşkanı numarasıdır! O kadar başarılıdır ki kapalı olan Maraş’ı yanında Güzelyurt’u da alacağı plana “hayır” diyerek masadan kaçtı, şimdi, “vay Maraş da gitti” diyerek dövünüyor!

Nitekim 46 yıldır Maraş’ı görmeyen gözleri,  Türk tarafı bir kısmını açtı diye açıldı! Üstelik gelen haberlere göre Maraş için aydınlatma kampanyasına başlayacaklarmış!

Eee, ne olacak başlarlarsa, Maraş’ı yeniden kapatırmaktan başka! Ki kapalısını 46 yıl seyrettiler, bir 46 yıl daha seyretsinler diye mi?

Bu Rum kafası yüzünden bizim bu adada daha çok çekeceğimiz var, çok!