Yazı aratmayacak bir hava. Bırakın ceket giymeyi, hırkanın bile fazla geldiği kadar sıcak…
Evde oturmak yerine sabah kahvesini içmek, biraz da güneşten faydalanmak için Büyük Han’a gittik dün sabah. Havanın güzelliğinden mi bilinmez ama yine kalabalık misafirleri vardı Han’ın… Yerlisi yabancısı sözleşmişçesine doldurmuşlardı mekanı. Ve küçük misafirleri de vardı, Hala Sultan İlahiyat Koleji öğrencileri. İnsanların şaşkın bakışları ile başlarında bir örnek türbanları ile geziyorlardı Büyük Han’ı…
Geçmişe gittim, böyle sahneleri görmezdik eskiden. Yine insanların inancı vardı, yine Müslüman ve Türktüler. Ama böyle şekilcilik, böylesi “mahalle baskısı” için kullanılmazdı küçücük beyinler… Dikkat ettim, belli bir sınıfın çocuklarıydı. Birçoğu belki inançlarından, belki de ekonomik nedenlerden dolayı, “her şey bedava” konseptiyle gitmişlerdi bu okula. Herkesin inancına, istediği gibi yaşamasına tarafım. Kimse kimsenin inancına, yaşam tarzına karışmamalı. Ama 11-12 yaşlarında, reşit olmamış, daha sağını solunu bilmeyen çocukların, yaşam tarzlarını belirleme hakları ellerinden alınıyor gibi geliyor bana. Hele de Kıbrıs sıcağında bu tür bir giyim tarzıyla nasıl dayanıyorlar…
Sabah kahvesinin ardından Arasta’dan Uzunyol’a yürüdüm. Kuzey’in kalabalığı, Güney’de de devam ediyor. Yol üzerinde müzik yaparak para kazanan gençler, kafelerde insanlar güzel havanın tadını çıkarıyorlar…
Tarihsel olarak çok daha eski ve ilginç olan bizim Arasta’yı düşündüm. Uzunyol’daki “hava” niye yok diye sordum kendi kendime. Bir şeyler eksikti. Çok daha renkli, çok daha otantik ama dedim ya bir şeyler eksik burada. Kimse kusura bakmasın ama eksik olan kalite…
Yıllar önce buradaki yaşamlarını terk edip, surlar dışına gidenlerin bıraktığı evler, artık başka bir kültürün insafına terk edildi. Geldikleri yerdeki yaşam tarzlarını bırakmak yerine, daha da sarıldılar ona. Belki mecburiyetten, belki de dışlanma korkusundan…
İkiye bölünmüş Lefkoşa’nın Kuzey tarafının kaderi de böyle belirginleşti. Geçmişte de yazmıştım. Arasta ve bölgesi için acilen bir şeyler yapılması gerekir diye. Yapanlar da oldu. Güzel kafeler, dükkanlar açıldı ama çoğunluğun içerisinde sıkışıp kaldı ne yazık ki… Bölgenin tek kurtuluşu için toptan bir değişim şart. Ama planlı bir değişim. Bunun için de bireysel dokunuşlar yerine, devletin iş çevreleriyle, teknik plancılarla oraya el atması, bölgenin değerinin yükseltilmesi şart…
Arasta esnafı memnun değil, sürekli şikayet ediyorlar. Ancak dönüp aynaya bakmıyorlar. Kalitesiz mal, kalitesiz hizmet. Allah aşkına söyleyin, Kuzey’e geçen turisti cezbedecek, ülkeyi tanıtacak ürün satan kaç dükkan var bölgede? Böyle olunca da turist, alışveriş de yapmaz, oturup bir şeyler de yiyip, içmez…
Artık turistik Arasta ile günlük ihtiyaçlar için alışveriş yapılan eski Arasta’yı birbirine karıştırmamak lazım.
Öncelikle o bölge esnafının bu, “Mahmutpaşa” zihniyetinden kurtulması, sattığı ürünün kalitesini, değerini artırması gerekir diye düşünüyorum…
Soruyorum size, Büyük Han niye her zaman kalabalıklara hitap ediyor. Niye Kuzey’e geçen herkesin ille de ziyaret ettiği bir yer… Çok basit, hem tarihi yapısı, hem de kendimize özgü ürünlerin satıldığı, özgün lezzetleri tatma imkanı olduğu için…
Ama kapının önüne çıktığınız anda, kalite düşüyor.
Sadece devlet değil, Arasta esnafı da bir araya gelip, oranın ve dükkanların kalitesini artırmak için ortak bir karar üretmek zorundalar. Önce konsept belirlenecek, ardından, bölgenin yeniden yapılanması için kaynak aranacak.
Tarihi doku korunacak; ancak, şimdi olduğu gibi, tüm dükkanların aynı ucuz ürünleri sattığı mekanlar yerine, farklı, kaliteli ve hem yerliye, hem de yabancıya hitap edebilen bir ruh yaratılacak…
Bölge esnafının her dönemde ortak şikayeti, “kuru kalabalık, alışveriş yapan yok” şeklinde. Peki ama sen bu insanlara ne sunuyorsun da, ne bekliyorsun. Avrupa’yı bir yana bırakın, Türkiye’ye gitmeyenimiz yok neredeyse. Turistik bölgelerdeki dükkanları görmüyor musunuz? Dünya artık değişiyor. Bizler de her ne kadar değişime pek açık olmayan bir toplum olsak da, değişime uymak, onun gereğini yapmak zorundayız. Yoksa tarihin bize sunduğu bu güzelliklerin yok oluşunu hep birlikte seyredip, ağlamaya, şikayet etmeye devam edeceğiz…
YERİN KULAĞI VAR
İKİLİ PROGRAM:
Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle ilgili, tüm adayların katılacağı bir TV programı yapılması ve herkesin bu programda eteğindeki taşları döküp, seçmene ne yapacağı konusunda kendisini anlatması hepimizin beklentisi. Ancak yıllardır böyle bir program bazı adayların vetosu nedeniyle yapılamıyor. Şimdi bir iddiaya göre, Derviş Eroğlu, CTP adayı Sibel Siber ile programa çıkma konusuna sıcak bakıyormuş. Hatta ikili bir program için çalışmalar başlamış bile. Derviş beyi bilmem ama Sibel Hanım’ın yerinde olsam, böyle bir program davetine sıcak bakmam. Bu hem diğer adaylar, hem de onların seçmenine karşı yapılan büyük bir ayıp olur…
SADECE MARAŞ MI:
Kim ortaya attı bilmiyorum ama Cumhurbaşkanı adayları, ülkede başka sorun yokmuş gibi, seçim propagandalarını Maraş üzerinden yapmaya başladılar. Öyle bir hava yaratılıyor ki, Maraş konusunda en güzeli söyleyen, rakiplerine fark atacak. Tamam Maraş önemli, atıl kalmasını kimse istemiyor ama seçimleri sadece Maraş konusuna oturtmak doğru değil diye düşünüyorum…
ÇIPRAS ÇİPURA GİBİ:
AB’ye kafa tutarak iktidara gelen SYRIZA’nin lideri Çipras, önce Troyka konusunda tükürdüğünü yaladı, AB ile masaya oturdu. Diğer taraftan kendisi solculuğuyla övünürken, ortak diye seçtiği aşırı sağ parti her türlü fanatikliğin peşinde. Türkiye ile ilk günden suları ısıtan Savunma Bakanı Komnenos, bu kez de kaçakları AB ülkelerine salma tehdidi yapmış. Hem de “Bazıları IŞİD’i destekliyor olabilirler” diyerek. Büyük umutlar bağlanan Çipras, çipura gibi çırpınıyor. Dünyanın gerçeklerinden uzak ideolojilerle hayal görenlere ders olsun. Zararını bir kez daha Yunan halkı çekecek…
DEVLETİN İŞİ BU MUDUR:
Turizm Müsteşarı Şahap Aşıkoğlu, Maliye’nin tanıtım konusunda kendilerine ayırdığı bütçenin yetersizliğinden şikayet ediyor ve “Turizm bilerek baltalanıyor” diyor. Devletin bir bürokratı, bir Bakanlığa kafa tutuyor. Bu işin bir tarafı. Diğer tarafı ise, devletin tanıtım konusunda fuarlara hellim, kahve, sucuk taşıması gerekip, gerekmediği… Bu ülkede turizm faaliyeti yapan, trilyonlar kazanan ve teşvikler nedeniyle doğru dürüst vergi bile ödemeyen oteller, casinolar var. Hiç olmazsa tanıtımın sponsorluğunu üstlenmeleri neden istenmez?..
VATANDAŞA FAYDASI OLMAZ:
Ticaret Odası Başkanı Fikri Toros, dövizin artışının vatandaşa yansımaması ve özel sektörde işten çıkarmaların yaşanmaması adına, ithalatçıya KDV indirimi yapılmasını öneriyor. İyi niyetle söylüyor ama bunun geçmiş örnekleri de var. Devlet bu indirimi yaptığında da fiyatlarda herhangi bir düşüş yaşanmıyor maalesef. Zaten halihazırda etiketler değişmiş durumda. Yapılacak indirimin sadece tüccarın cebine gitmesini önleyecek bir denetim mekanizmamız yok ki…
NE GÜNLERE KALDIK:
Sokaklarda, giriş kapılarında uyuşturucu satışının yapıldığını, artık toplum olarak bunu kanıksadığımızı biliyorum ama Havadis Gazetesi’nin dünkü manşetini okuyunca, inanın kendi kendime “yok artık” dedim. Bir mahkumun iddiasına göre, cezaevi ıslah yeri değil, uyuşturucu satışının rahatça yapıldığı bir yer olmuş. Daha korkuncu ise söz konusu mahkumun, “gardiyanlar getiriyor, mahkumlar satıyor” iddiası…
ZİRVEDEKİLER
Başbakanlık Uyuşturucu ile Mücadele Komisyonu: Hep deriz ya, bizim sorunumuz organize olamamaktır. Bugüne kadar her konuda yüzlerce komite kuruldu, neredeyse tamamına yakını bir süre sonra işlevselliğini kaybetti. Umarız bu defa böyle olmaz. Başbakanlık Uyuşturucu ile Mücadele Komisyonu, işe denetimle başladı. Mücadelenin bence en önemli ayağı. Eğitimi de aynı paralelde yürütelim ama bir yandan da son derece caydırıcı olmakta yarar var. Bunun da yolu denetim ve ağır cezalar…
DİPTEKİLER
TFF: Türkiye Futbol Federasyonu’nun, KTFF’yi yok sayan girişimi sadece spor camiasında değil, tüm ülkede tepkiyle karşılandı. Yangından mal kaçırır gibi yapılan ve KTFF’yi yok sayan bu tek taraflı girişim ile Türkiye Futbol Federasyonu’nun neyi murad ettiğini ya da bu cesareti kimden aldığını anlamadık ama en hafif tabiriyle, Kıbrıs Türk halkına karşı “ayıp” ettiler…
































