Dağlarda güne başlamak…

29 Haziran 2018 Cuma | 16:04

Her sabah trafik yoğunluğu yanında ses kirliliği ve ses kirliliği ile güne başlayıp aynı şekilde yorgun eve dönmek… Bu ülkede yaşayan tüm insanların alışık olmadıkları yeni bir hayata adapte olmaları çok uzun zaman alacak anlaşılan. Hızla artan bina inşaatları ile birlikte artan nüfus ve yetersiz altyapı ile tıkanan yaşamımız. Her şey tıkanmış vaziyette ve çözümü de mümkün değil artık. Örneğin Girne…Daha 10 yıl önce 5 dakikada gittiğiniz yolun 30 dakikaya çıkacağını söyleseler kimse inanmazdı. Hatta bazen 1 saat bile alıyor o bitmek tükenmek bilmeyen yol yarmaları, asfalt yamalamaları ve  gökdelen yaratmak için yolları tıkayan beton mikserleri sayesinde.

Günlük yaşamımızın ayrılmaz parçası olmuş artık bütün bunlar. Ve birileri dünyaya Girne’deki gökdelen dairelerini pazarlıyor denizi ve dağı göstererek broşürlerinde. Halbuki ne dağlar kaldı görülebilecek o pencereden ne de denizler. Geçen yıl deniz manzaralı diye satılan gökdelenlerin önüne ve arkasına dikilen başka gökdelenler sayesinde ne deniz ne de dağlar kaldı görülebilecek. Dağı görmek isteyen dağa çıkar, denizi görmek isteyen de denize iner.

Neyse ki; ülkemiz henüz daha tükenmemiş diyebileceğimiz zamanlar da oluyor aslında. Örneğin Dağlarda yürümek gibi. Doğayla baş başa trafikten uzak, adeta in cin top oynar dedikleri yerlerimiz vardır hala daha bu güzel adada. İnsana ilaç gibi geliyor o serin Ekim sabahında gün doğmadan dağlarda kuşların adeta günaydın diyen ötüşleriyle yürümek. Yemyeşil orman içerisinde , çam kokusunu solumak ve temiz hava almanın tadına varmanın ayrıcalığını hissedersiniz.

 

Bizim Grup Liderleri Zehra Büyükoğlu ve Dağdoğan Sadrazam güzel bir parkur ayarlamışlar bizlere ilk defa yürüyeceğimiz. Lapta- Akçiçek Yürüyüş Parkuru. Yaklaşık 11 kilometrelik bir yol. Lapta’dan Akdenizin mavisini geride bırakarak dağın tepesine tırmandıktan sonra Mesarya ovasını görmek. Yürüdüğümüz toprak yol bir zamanlar Beşparmak Dağlarının güneyi ile Kuzeyini bağlayan en önemli ticaret yollarından birisiydi. 50 kişilik yürüyüş grubumuzla Lapta Başpınar’dan ilk adımlarımızı atmaya başladığımız anda bir doğa harikasının içerisinde bulduk kendimizi. Bir zamanlar at, deve ve eşeklerle kat edilen ve ticari malların taşındığı bu eşsiz yolda yürümek inanılmaz keyifliydi herkes için. Benim için ise ayrı bir yeri vardı bu ilk defa yürüdüğüm yolun. Çünkü, geçen yıl Kırnı Kalesine kadar güneyden tırmanırken Lapta’ya giden yolun devamını hep merak ediyordum. İşte bu yürüyüş sayesinde o yolun devamını gördüm ve eksik bir halkayı tamamlamış oldum. Bu benim için çok anlamlı bir yürüyüş olmuştu.

Yaklaşık 5 kilometre tırmandıktan sonra öyle güzel bir yerde mola verdik ki; tüm yorgunluğumuza değdi. Belli ki binlerce yıl önce buradan geçen insanlar da bu duyguları yaşamıştı aynı yerde. Dağdan hala akan suyun havuzda toplanması ve çevreye hayat vermesi ne kadar müthiş bir doğa harikasıydı. Yosun tutmuş havuzun kenarında devasa bir ceviz ağacı, etrafta nar, mandalin ve zeytin ağaçları burada bir zamanlar kervanların dinlenme yeri olduğunu zaten bizlere anlatmaktadır. Neredeyse bir iki duvarı kalmış harabe halindeki St. Paul kilisesi de ortaçağda en işlek yollardan birisi olduğunu gösteriyor bizlere bu yolun. Fresklerden geriye kalan birkaç renkli duvar resmi belli belirsiz zamana direniyor adeta. “Kimler yürüdü bu yolu biz bu yolu yürümeden önce” sorusu aklıma takılıyor birden. Ve aklıma geliyor Dedem ve nenem yürümüştü bu yolu ben henüz hayatta değilken ve onlar hayatta iken.

Alıçlar salkım salkım dallarında ve bizler de tadıyoruz tıpkı bizden önce bu yoldan geçen insanlar gibi. Kimi zaman savaşlarda, kimi zaman barışlarda kullanılmış bir yorgun yoldu yürüdüğümüz aslında. Ve bu yorgun yolun sonuna geldik St. Hilarion asfaltına vardığımızda. Solda yıkılmış Yunan askeri kampı hala kötü günleri hatırlatırcasına duruyor bu doğa harikasının içerisinde. Asfalt yolun hemen karşısında toprak yol devam ediyor Akçiçek köyüne giden. Bir aracın zorla geçebileceği altı uçurum bir yola giriyoruz. Manzara muhteşem. Biraz yürüdükten sonra gökdelenlerin kum ve çakıl malzemelerinin hazırlandığı taş ocaklarının içerisinde bulduk kendimizi. Dağların ne kadar tahrip edildiğini anlamak için yakınına gitmek gerekirmiş. Üzülüyoruz elbette bu manzara karşısında. Bir daha eski haline dönemeyeceğini bildiğimiz için. Güzel bir yürüyüşün sonunda böyle bir final olacağını kimse düşünmemişti. Hayır bu final değildi henüz. Grup liderlerimiz Şirinevler’de kahve molası verileceğini söyleyince biraz moralimiz düzeldi.

 

Arkadaşlarla minibüste sohbet ederken Ali Polili “ Şimdi bir fırın kebabcığı yanında da buz gibi bir biracık olsa nasıl olurdu?” derken kendimizi tam da bu hayalin gerçekleşeceği yerde buluyoruz. Minibüsten kahve içmek için indiğimiz anda Fırını açmaya çalışan bir kişiye gözümüz çarptı. Evet…Fırın kebabı hazırdı sanki de önceden programlanmış gibi.

Ve bu güzel yürüyüşten sonra bir şey daha anlıyorum. Dost insanlarla yürümenin ve sohbet etmenin altın değerinde olduğunu…Bir de yediklerimizin ve  içtiklerimizin lezzetinin bir başka olduğunu…

Kıbrıs cennettir cehenneme çevirmeye çalışanlara nispet…Yürüyün dağlara ve korkmayın. Çünkü doğa insana insanlık dersi veriyor tüm cömertliği ile hala daha.

,

Rauf Ersenal