Köşe Yazarları

CÜNEYT ARKIN’DAN “BÜROKRASİMİZE” VE İŞÇİNİN DEVAM EDEN  HAKLARI SORUNU… 







Çocukluğumuzdan kalma alışkanlıklarımız vardı. Mesela her hafta mangal yakardık. Et gitgide artan pahasıyla o geleneği de yıktı…                                                    Önümüzde yeni bir bayram var. Yavaştan sözü edilirken tatili konuşuluyor. Çünkü artık bayramlar sadece sayesinde sağlanan tatil günleri kadar anlamlı olabiliyorlar!…




TABİ ki toplumsal değişimlerin yabancısı değiliz.. Akan sular gibi geçip giderken hayat, hiçbir şey eskisi gibi değil ama..



Kİ o “eskilerde” sinemalar da vardı.. İnsanların hayatlarıyla bütünleşmiş organlarından biri gibiydiler.. Ki insanlar açlığa susuzluğa, yokluğa, fukaralığa dayanabilirlerdi. Sinemasızlığa asla!                                                                                                                                         ***

SESSİZ filmler döneminin ucunu yetiştim. Çarli Çaplin’in (Şarlo) filmleri..

Sonra Lorel ve Hardi’nin filmleri…

Bilir misiniz çok uzun yıllar ne zaman çocukluk yıllarımızı anlatmak, hatıralarımızı tazelemek gereğini duysak sinemalarda seyrettiğimiz  filmlerden söz ederdik!

Ki sinemaya gitmek düğün derneğe gitmek gibiydi! En yeni giysilerimizi  giyer öyle giderdik filmlerin seyirlerine.. Bir ekoldü sinemalar…                                                                                                                      ***

…GEÇEN gün artık Allah rahmet eylesin dediğimce o ekolün çok da eski olmayan fakat çok önemli olan bir oyuncusunu daha kaybettik. Çok üzüldüm. Çünkü Cüneyt Arkın Türk sinemasının  idolüydü.

Bazen Battal Gazi olurdu bazen Kara Murat.. Bazen dört nala koşan bir atın üzerinde yalın kılıç sallar bazen parendeler atarak havalarda uçardı.. Biçimine getirdiğinde bir düşman ordusunun ortalarına dalar hepsini bozguna uğratırdı..

Bazen de kukla bebek kadar şık bir salon erkeği olurdu.. Ağlayan bir aşık olduğunca.. Doğrusu ya sezdirmezdik ama gururumuzu okşardı.. Ayni ekolün oyuncuları da olsalar Amerikan filmlerinin dünyaca ünlü jönlerinden  bile çok daha üstündüler…

…MESELA Ayhan Işık. Bizim  dönemin oyuncusuydu.  Fikret Hakan,  Türkân Şoray, Filiz Akın, Fatma Girik gibi Türk sinemasında isim yapmış kimileri çoktan Allah’ın rahmetine kavuşmuş oyunculardı.. Filmlerinde birlikte güler ağlar, birlikte sevinir yerinirdik!

O oynadıkları Türk filmleri Rum’un sıktığı canlarımıza akıttığımız zemzem suları gibiydiler.. Ağlarlarken ağlar gülerlerken  gülerdik seyrederken filmlerini..

ŞİMDİ öylesi bir sinema kültürü kaldı mı bilmiyorum. Çok uzun yıllardır artık sinemaya gitmiyorum.. Oysa gerçekten izlenmesi gereken filmler de oluyor. Hep atlıyorum! Bu “Kıbrıs sorunu” dediğimiz film var ya!   Hayatlarımızı törpülüyor, canımızı çıkartıyor..

Üstelik ya papaz oluyor oyuncuları yada en kötüsünden Anastasiadis gibi olanları!                                                                                                        ***

HER NEYSE! Döndük dolandık gene kendimize tos attık! Atılmaz mı? Çünkü:

SÖYLEMEYE bile gerek yoktur. Kendimizi yönetemiyoruz!

Şunun şurasında yarım milyon bile olmayan bir nüfusa, o nüfusun da bir yarısının kamu görevlisi olmasına karşın  yönetemiyoruz kendimizi!

ÇÜNKÜ “toplum” oluştan  hatta “cemaat” oluştan  kurtulamadık! Oysa kendimize “Devlet” diyoruz! Ki memleketin bir yarısı “kamu görevlisidir!” Devlet dediğiniz de “nüfusu” gerektirir.. Nüfusumuz ise anca Devlet görevlilerinin istihdamına yeter! Ki çekin KKTC’nin altından bu “istihdam” olayını… Devlet kadük duruma düşer..

Hatta seçimlerde sandığa gidip oyunu kullanacak seçmen bile bulamazsınız. Kaldı ki “adayları” da taşları kaldırıp altından aramanız gerekir!

ÇÜNKÜ bu ülkede Devlet sadece “aş, iş, maaş” kapısıdır.. Ötesi yoktur!       O kapıdan geçebilenler bahtiyar olurlar! Geçemeyenler kader kurbanı!

***

BENİ, şu yukarıda beş on satıra sıkıştırdığım “Devlet” başlıklı düşüncelere sevk eden  olay yada olaylar olmalıydı. Nitekim hiç eksilmeden ve yoğalıp çoğalarak olmaktadırlar!      TEK kelimeyle sorun şudur: “Devlet daireleri” çalışmıyorlar! Devlete işlerlik ve cevvaliyet kazandıracak belirgin ve yararlı eforu sarf etmiyorlar! İsteseler de iş bitirici, sorun çözücü olamıyorlar.. Hele “fedakârlık” denen o büyük “karakteristiği” “Devlet işlerine” hiç yansıtamıyorlar.. Büyük oranda kendilerini “sorumlu” değil, “görevli” olarak niteliyor, yetkili olmanın da sadece etiketiyle  imtiyazlı olanını seviyorlar!

NEDEN AMA? Yazmaktan usandım, tekrar etmekten utanır oldum. Ama gerçek şu ki “siyasi çözümsüzlüğün” olduğu rejimlerde “Devlet” olmaz! “Geçici Yönetimler, olağanüstü haller” olur!

Dolayısıyla yine dönüp durup “çözümsüzlüğe” geliyoruz!

Kİ 48 yıldır sayesinde tırnak kadar dünyasallık kazanamadık! Kuzeyin sahibi olduk ama kendi siyasi irademizin sahibi olamadık!

Kaç yıl daha sürer bu sorun bilinmez ama görünn şu ki ne Ankara’nın acelesi var çözüm konusunda ne bizim.. Yeter ki para akışı devam etsin!                                                                                                                ***

KISACA TAKILDIĞIM: (İŞÇİYİ DÜRTMEYİN!)

İşçi hareketlerinin kaldırdığı başlar söz konusu olduğunda biline ki o ülkede dehşetli bir huzursuzlukla memnuniyetsizlik dolayısıyla büyük  sorunlar vardır..

Ki Kıbrıs Türk halkı siyasi sorununun ulusal heyecanlarıyla toplumsal dinamizmini, önce “işçi hareketlerinin”   devinimleriyle devreye soktuydu..

MAĞUSA’’da Liman işçileri. Larnaka’da Maunacılar, Lefkoşa’da yevmiyeciler, zanaat erbabı, köylerde Reçberler.. Yani halk…

ŞİMDİLERDE de bu kesim  yine ayaktalar.. Aslında istedikleri tarifeleri yazılmış, altına imzalar atılarak resmiyete bağlanmış parasal ücretleri değildir. Yaşam  haklarıdır! En azından insanca olsun yeter..

Ne var ki yıllardır bu sorunu da çözemedik.. Ekonomik krizler işverenleri de vurdu, kabul! İşverenlerin kesinlikle sermaye birikimlerine ihtiyaçları vardır kabul..

AMA insaf dinin yarısıysa artık bu ülkede ayda 8 bin TL ile karı koca, çoluk çocuk ev bark giderleri derken yaşamları idame ettirmek mümkün değildir, ancak “sefalete” razı olunursa o yevmiyeye evet denebilir!

KALDI ki öteden beri kanayan yaradır: Neden İşçi toplumun alt katmanı muamelesinde “layık olduğu” iddia edilen ücrete mahkûm bir zümre olarak muamele görsün?

KISACA yıllardır bu sorunu da çözemedik, tek gerçek bu!









Başa dön tuşu