Cumhurbaşkanlığı seçimlerine kısa bir süre kaldı. Adaylar “yeni yıl” arifesindeki kutlamalar sırasında kendilerini daha çok tanıtmaya çalıştılar.. Önümüzdeki günlerde bu adaylardan partili olanlar artık partilerinin destek ve potansiyellerini daha yoğun biçimde öne çıkarmaya başlayacaklar… Tabi partisiz olanların da “şansları” tartışılacak.. Fakat sonuçta herkesler “kendi adaylarına” kendi gözlükleri ile bakacaklar. Ve her zaman olduğu gibi görmek istediklerini görecekler…
OYSA ASIL GÖRÜNEN ŞUDUR. “Partili” olan adayların şanslarının daha çok olduğu! Bu haliyle seçimlere baktığımızda peşinen potaya iki adayı koyuyoruz: UBP’den Derviş Eroğlu, CTP-BG’den Sibel Siber…
Ancak her zaman, eğer kaldıysa, bir de “akıl yolunun” seçtiği “alternatif adaylar” vardır.
Bunların dışında geriye kalanlar “adı sanı” ünlü olanlardır… Onların da partisiz ne kadar oy alacaklarını bilmek mümkün değildir.
Bu çok açık seçik görünümün dışında ise eğer Anayasada Cumhurbaşkanın yetki ve sorumlulukları konusunda bir değişiklik yapılmazsa “asıl gerçek” şudur:
KİM CUMHURBAŞKANI OLURSA OLSUN: Ayni zamanda otomatik olarak “müzakereci” de olacaktır! Bu teamül Rahmetlik Denktaş’ın “tek adamlık, tek liderlilik” dönemindeki “müzakereciliğini” Cumhurbaşkanı olduktan sonra da “tek yetkili müzakereci” olarak sürdürmesi ve gelenek haline getirmesinden kaynaklıdır. Nitekim Cumhurbaşkanlığından ayrıldıktan sonra “müzakereciliğinin” devamı konusunda zorlama sayılacak tek kelime söylemediydi…
Dolayısıyla: Kim Cumhurbaşkanı olursa olsun kendini müzakere masasında bulacaktır… Bu da şu demektir: Anayasal yetkileri kısıtlı, tanınmamış devlet oluşumuz nedeniyle uluslar arası etkinlik ve yetkinliği bulunmayan seçilmiş Cumhurbaşkanının tek siyasi misyonu, “görüşmeleri” mütekabiliyet esasında Güney’in Cumhurbaşkanı ile sürdürmesidir… Şimdi “dikkat” diyoruz! **********
Dikkat! (Cumhurbaşkanları halkın değil partilerinin görüşlerini mi savunurlar? (Bakalım öyle mi? )
KKTC’yi müzakere masasında temsil eden Cumhurbaşkanı aslında kimin temsilcisidir?
DENKTAŞ: Mesela rahmetlik Denktaş’ın kendine göre bir Kıbrıs çözüm politikası vardı ve her devrede Rum tarafı ile o görüşlerini tartışıp savundu. Tabi Denktaş ayni zamanda UBP’nin kurucusu idi. Destekçisi de UBP’den gayrısı değildi!
TALAT: Ardından Mehmet Ali Talat geldi: O da CTP çıkışlıydı, destekçisi de CTP idi. Fakat Masada savunduğu Denktaş’ın ve UBP’nin savundukları olmasa da CTP’nin siyasi görüşleri de değildi! Yani ortada sol ideoloji değil, Ankara ile birlikte savunulan iki bölgeli bir federal sistemdi.
EROĞLU: Politikası bellidir… İki bölgeli iki devletli çözüm… Destekçisi sadece UBP’dir diyebilir miyiz? Hayır!
ŞİMDİ ADAYLARA BİR DAHA BAKALIM. Eroğlu’nu çözümsüzlüğün sorumlusu olarak işaretleyip kıyasıya eleştiren CTP-BG’ye karşın UBP kanadı da CTP’yi eleştiriyor.. Şu halde UBP ile CTP’nin “ak ve kara” gibi taban tabana zıt iki çözüm alternatifi olmalıdır değil mi? Hayret ama hayır! İşte ispatı:
1974’den beridir Kıbrıs Türk halkının tüm görüş ayrılıklarına, aralara “birleşik” gibi maskaralık kelimeler sokulmasına karşın, esas savunduğu ve Ankara onaylı çözüm şekli şudur:
“İki toplumlu, iki bölgeli, siyasi eşitliğe dayalı (her halde AB’ye girene dek TC’nin etkin garantörlüğünde) bir federal sistem… (veya konfedralizm.)
Bugüne kadar müzakere masasında dönüp dolanıp gelinen yerde bu siyasi görüş vardır. Hatta son müzakerelere “tek devlet, tek kimlik, tek uluslar arası temsiliyet” olarak başlarken bile! O zaman nedir CTP’nin tezi.
İŞTE SİBEL SİBER’İN AÇIKLAMASI. Yeni yıl mesajında Kıbrıs siyasi sorununun çözüm alternatifini zaten CTP’nin de resmi görüşü olduğunu bildiğimiz “iki toplumlu, iki bölgeli, siyasi eşitliğe dayalı federal sistem olarak” bir kez daha deklere etti…
İşte size ulusal konsensus: İki büyük etkin parti eğer “iki bölgeliliğe dayalı bir çözümü savunuyorlarsa, geriye kalan bu “ilkenin” Kıbrıs Türk halkı tarafından ayrısız gayrısız hem Kuzey’de hem Güney’de savunulmasıdır…
********** 2015’e hoş geldin derken düşündüklerimiz…
Tabii ki yıllar “takvimler” nedeniyle anlamlıdır. Anlamlarını verenler de onları “takvimleştirip” sahibi olduklarını zanneden insanlardır. Oysa zaman “izafidir!” Yani “görecelidir.” Mesela Ainstein eğer derdi “uzaya ışık hızı ile yolculuk yapma imkânımız olsaydı örneğin yirmi yaşında başladığımız bu yolculuğu iki yüz yıl hatta bin yıl sonra bile tamamlamış olsak, vardığımız yere yine 20 yaşında varacaktık!” Demek ışık hızına vardığımızda “zaman” duruyor! Oysa biz dünyalılar henüz ses hızını yeni aştık onu da her zaman kullanamıyoruz…
Yunanlı yahut Elealı Zenon’un (çünkü bir de hiçbir işe yaramayan Kıbrıslısı vardır ki ona da Kıbrıslı Zenon derler) “paradoksları” vardır… En ünlüsü de eski Yunan’nın (çünkü yenisi ile ilgisi yoktur) en ünlü maraton koşucusu “Aşil ile Kaplumbağanın yarışıdır…” Zenon “sonsuz bölünmelerin, değişimlerin, hareketlerin, çoklukların zaman zincirinde birbirleri ile ayrılmayan unsurlar olduklarını iddia ederdi. Mesela:
Aşil kaplumbağa ile yarışa başlar. Ve Kaplumbağa’ya bir miktar avans vererek öne çıkmasını sağlar. Koşu başlar. Önce Aşil’in Kaplumbağa’ya yetişmek için verdiği o avansı kapatması gerekir. Oysa ayni anda kaplumbağa da bir miktar yol kat etmiştir. Şimdi Aşil o arayı da kapatmak için koşar ama bu arada kaplumbağa yine bir miktar mesafe almıştır… Derken Aşil hiçbir zaman kaplumbağa’ya yetişemez! Yani mantığımıza ters gelse de “kâinatta hareket izafidir” diyor Zenon…
FAKAT BEN “KÖTÜNÜN” RESMİNİ BULAMIYORUM! Ne 2014 yılı ne de gelen 2015 yılı bizim için izafi değildir! Onları yaşadık ve hayatımızın her saniyesi ile bedenlerimizin her milimetresinde hissettik… Pekala ama bu kadar canlı ve hissederek yaşadığımız bu yılları somutlaştırabilir miyiz? Mesela ne dedikti? 2014 yılı çok kötü geçti! Üç dört gündür yazdığım bu “kötü”yü acaba Köşeme nasıl somut bir resimle yansıtabilirim diye düşünüyorum. Ve “kötünün” resmini bulamıyorum! “İyinin” de bulamadığım gibi! Yoksa “iyilik de kötülük” de güzelliklerle çirkinlikler de “izafi” yani sanal mıdır? O zaman biz onca hayat mücadelesine karşın nereye varmak istiyoruz?
































