Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Çözümsüzlük çözüm müdür? (Doğru politikalarda doğru kullanılırsa evet!)

“Çözümsüzlük çözümdür”  lafını Kıbrıs Türk medyasında ilk söyleyip savunanlardan biriyim.  Bu konuda çok da zılgıt yedim. Çünkü sadece  “çözümsüzlük çözümdür”  demekle kalmadımdı 1974 Barış  Harekâtı’nın hemen sonrasında  Kuzey’e de  “kurtarılmış bölge”  adını taktımdı…  İkisinin birbirlerini tamladığına inanıyordum.
Bu konudaki esin kaynağım ise her dönemde yakınımızda hatta içimizde olan İsrail idi.  Gözlerimizin önünde  2 bin yıl sonra Filistin’de bir vatan kurdulardı…  Fakat  Kıbrıs siyasi sorununda görüldüğü gibi onlar da   “Filistin sorununu”  çözemedilerdi.  Hâlâ    “çözümsüzlüğü” taşımaktadır. 
Tabii  ki bizim konumumuz farklıdır.  1974’den beridir  “çözümsüzlüğü çözüm”  yapamadık!  Öncelerin umudu sonralarda sükût etti! Üstelik gitgide  “çözümsüzlük” kronikleşmiş  yara haline geldi.  Çünkü siyasi  dengeler buna çok müsaitti. Karşımızdaki Rum uluslar arası tanınmışlıkta devlet,  bizse  “tanınmayan”  ve  AB’ye göre Türkiye’nin işgali altındaki Kuzey’de  “illegal devlet!”
Nitekim dünkü yazımda bu  “kaderi artık kırmak gerektiğini” yazıyordum.  Ve eğer “milletçe  “ilkesel bir çözümde buluşursak Rum’un direncini kırabiliriz” diyordum…
YALÇIN AKDOĞAN NE DEDİ? TC Başbakan yardımcısı geçmişte Erdoğan’ın başdanışmanı Yalçın Akdoğan geçtiğimiz günlerde  “çözümsüzlük çözüm falan değildir”  diyerek tezini şöyle ifade ediyordu:  “Kıbrıs sorunu önünüze gelir,  çözümsüzlük çözümdür!  Devlet Politikası olmuş Ermeni meselesi gelir, çözümsüzlük çözümdür! Devlet politikası olmuş  AB tam bir kandırmacaya dönmüş! Onlar almak istiyormuş gibi gözüküyor almıyor! Girmek istiyormuşuz gibi gözüküyoruz hiçbir çaba göstermiyoruz!  Bir kandırmaca düzeni statüko!”
Teşhis Baştan aşağı doğrudur!  Ve Türkiye’nin politikası tam da budur!
ANCAK: İnsanın dilinin ucuna kadar geliveriyor:  Bu kadar açık ve net görülüp teşhis edilen bu  “siyasi  sorunlar” neden çözülemiyorlar?  Cevabı  “Akdoğan’ın teşhisi” ile biz mi verelim?  “Çünkü hâlâ çözümsüzlük çözümdür statükosu ile kandırmacası devam ediyor da ondan!
Rölans!  Kıbrıs’ta durum vaziyetler Türkiye’nin Güneydoğusundaki Diyarbakır payitahtlı Kürt sorunu ile Kandil dağındaki PKK odaklı teröre benzemez ki! Çözüm olasılığı aslanın ağzında değilse bile artık Avrupalı olmuş Rum’un iki  dudağı arasına düştü! Dolayısıyla sorunu çözmek için Türkiye’nin de artık “Avrupalı” olması gerekmez mi?
Oysa o da ne? Eller Mersine Türkiye tersine!  Gene döndü dolandı Osmanlıcada karar kılındı! Herkes ileri TC geri! Bu büyük dediğimiz Türkiye Kanuni’nin tarihi üzerinde mi inşa edilecek yoksa AB üzerinden  mi?  Sünni Ortadoğu liderliği ihya edilerek mi Türkiye yücelecek yoksa AB üyeliği ile  mi çağdaşlaşacak? 
Kıbrıs siyasi  sorunu, Türkiye’nin bu ve benzeri  paradokslarının arasına sıkışıp kaldığı sürece istemesek  de  Kıbrıs  sorunu  “çözümsüzlük çözümdür”  tesellisinin  tutsaklığından  kurtulamayacaktır!        

   **********     

    Bazı öne çıkmış politikacılarımıza bir nazar daha eyleyelim!
Siyasi profillerini beğensek  de beğenmesek de  KKTC’nin  kaderini belirleyen “tepe politikacıları” hep vardı…   KKTC’deki siyasi partilerinin  işlev ve  “büyüklükle küçüklüklerini” belirleyen de başı çeken de  bu liderlerdi!
Allah rahmet eylesin dediğimizce aramızdan göçüp giden  “böylesi liderler”  galiba artık aramızda kalanlardan daha çoklar! Gitgide azaldılar!  Ki onların da   “büyüğü” lider Denktaş’tı. Yaşadığı sürece memleketin gündemini de kaderini de elinde tuttu, yön verdi…  Çoğu   “liderler”  de Denktaş’ın rahle’i tedrisinde yetiştiler…  Denktaş’la birlikte yaşadılar,  birlikte düşündüler, politikalarını da birlikte sonlandırdılar!  Olumlu veya olumsuz,  bu memleketi “var etme” yollarında Kuzey’i  “devlet” yapma gayretlerinde kan tere battılar. (Bazılarının adlarını unutur ve haklarını yerim kaygısı ile yazmıyorum.)  Buna karşılık  “meselâ” diyerek, Necat Konuk’lar, Hakkı Atun’lar, Osman Örek’ler, Manyera’lar,  Rahmetlik İsmet Kotak’lar,  Nalbantoğlu,   Berberoğlu, Salih Coşar’lar, Naci Talat,  Özker Özgür’ler, Şemsi Kazım’ları hatırlatmadan geçemiyorum…   Onlar  kimliklerini Toplum lideri Dr. Küçük’ün mücadele ruhu ile  yoğuran  politikacılardı…   Tabii sonraları bu “politikacıların” da rehle’i tedrisinde yetişip KKTC’ye damgasını vuran yeni kuşak politikacılar gelip geçti hayatlarımızdan…  Bazıları bizlerden gibiydi!  Bazıları kendilerini aştı!  Bazıları unutuldu gitti! Fakat iki   politikacı  ta yıllar ötelerinden “birbirleriyle vuruşarak” geldiler günümüze.  İşte onlar:
DERVİŞ  EROĞLU VE İRSEN KÜÇÜK:   İkisi de Mağusa Namık Kemal Lisesi’ndendiler…  İkisi de ayni devrelerde üniversitelerini bitirip geldiler…  Hemen her ikisi de sürekli  politikanın içinde  oldular… Birisi Mağusa’da öteki Lefkoşa’da…  İkisinin de  “politik hırsları” hep önlerinde koştu!.. Zaman zaman ayrılır gibi olsalar da hep  UBP’li kaldılar…  Zaten kavgaları da hep   UBP’ye sahiplik koyma nedenlerindendi! 
İrsen Küçük başaramadı: Yine de Küçük’ü başlara koyuyorum: İşte nedeni.  Her ne kadar Eroğlu UBP’nin başındaki  komutanken   önce TKP’yi, sonra DP’i  doğurmuşsa da İrsen Küçük’ün yaptığını yine de yapamadıydı!  UBP’yi  bu kadar parçalara bölemediydi!  PEKALA EROĞLU? Hep büyük oynadı!  “Denktaş benim gurgurumda kalır”  da dedi,  “vur vur inlesin saray dinlesin” de dedi… UBP’nin başında olduğu sürece İrsen Küçük’ü de elinin altında tuttu,  ötekileri de… Bir ara Küçük ayrılıp kendi partisini kurmuş olsa da  tekrar yuvaya döndüydü…
Bugün Eroğlu adım adım yürüdüğü  politika yollarının son makamında,  Saraydadır…  Cumhurbaşkanıdır ve  Kıbrıs Türk halkının siyasi kaderini  Türk tarafının müzakerecisi olarak yetki ve sorumluğunda tutmaktadır…   Öte yandan:  Henüz   Eroğlu etkinlik ve yetkinliğinde KKTC’nin siyaset sahnesini değiştirecek bir başka politikacı da   görünürlerde yoktur! Belki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde çıkar ortalara!   Dolayısıyla  bu performansı ile Eroğlu’nu 2014’ün politikacısı olarak işaretliyorum…
VE TALAT: Pek alâ da Eroğlu’nun korkulu rüyası olabilirdi. Oysa  “politikaya” politikacı olarak hep  mesafeli baktı! Neden CTP’nin başına geçmek için özel bir gayret sarf etmediğini de hiç anlamadım! Hatta neden Cumhurbaşkanı adayı olmadığını da…
Anladığım şu ama:  Talat “kaybetmekten” korkuyor! Kesinlikle “kazanacağını”  bilmediği “politik yarışlara”  katılmıyor… Bu tutumu ile de ve hâlâ  “Politika üstü” bir “lider” görünümü veriyor… Üstelik her kesimden insanlarla da ilişkileri çok iyi… Her halde kendini gelecek  “yerel seçimlere  saklıyor”  diyelim…