ÇÖZÜM OLURSA: (KAZAN KAZAN’NIN HANGİ KAZANIMLARINI KAZANACAĞIZ?)
Mülkiyet sorunu ile ilgili 1974’de Güney’e göç eden Rumların tekrar Kuzey’e dönüp dönmeyeceklerine yönelik geniş çaplı anketler de yapılıyorsa demek ki yolun sonuna gelindi. Üstelik artık “parasal fatura ise daha sık telafuz edilmeye başlandı. Son verilen rakam 25 milyar avro. Büyük para, kim verecek, kim borçlanacak? Ve bu para niçin verilecek?
Kıbrıs siyasi sorununu “çözmenin şerefine” mi?
Yoksa “yeniden” dedikleri “birleşik Kıbrıs”ı bölünmüşlükten kurtarmanın şerefine mi?
Yoksa iki asırdır süren Rum’un meğalo ideası gerçekleşirken, ada egemenliğinin Rum çoğunluğun yönetimine geçeceğinin şerefine mi?
Yoksa ilk kez dünyada kanlı bıçaklı olmuş iki halkı bir federal sistemde bir araya getirmenin şerefine mi?
Yoksa bölge, faşizmin postalları altında çiğnenirken, Kıbrıs gibi cici bir adada ayrı din ve ve ırkların bir araya gelerek kendi yönetimlerine sahip çıkmalarının şerefine mi?
Yoksa işgalci Türkiye’yi, taşıma nüfusu ile adadan kovmanın şerefine mi?
BİLMİYORUZ! Ortada paylaşılması gereken bir şeref vardır ama henüz kadehlerin kimin için kalkacağını, hangi nedenle kalkacağını, niçin kalkacağını bilemiyoruz çünkü sorun henüz masadadır ve biz halkların ne olup bittiğinden çok da haberleri yoktur!
SADEDE GELELİM: Kıbrıs Türk halkı henüz çözüm sonucunda nasıl bir anlaşma ile “kazan kazan”ın hangi kazanımını kazanacağını bilmiyor! Mesela Kuzey’i mi kazanacak? Kuzey’le birlikte özerkliğini ve kurucu devlet oluşunu mu kazanacak?
Kırk iki yıldır ekip biçtiği topraklarını, ikamet ettiği evlerini, yatırımlarını mı kazanacak?
Sosyoekonomik büyüme derken dünyaya açılacak ekonomisi ile “daha istikrarlı hayat hakkı mı kazanacak?”
AB üyesi oluşta yetişmekte olan gençlerinin de AB’de yetişmelerini görmenin bahtiyarlığını mı kazanacak?
AB’nin ekonomik değerleri içine girerken “kalkınıp büyümeyi” mi kazanacak?
HİÇ BİLMİYORUZ: Bu nedenle bekliyoruz. Ve rica ediyoruz: O kazanımlarımızın varsa eğer “örnekleri” az birazını ayazlatın da artık “havadan atmasiyona dayalı yorumlar” yapmaktan kurtulalım. Söyleyin çözüm oldukta her iki taraf nasıl kazanacak? Biz kazanırsak nasıl kazanacağız, neleri kazanacağız?
TÜRKİYE İLE RESTORASYON DÖNEMİ (SERBEST TİCARETİ DE KATMALI.)
Yeni hükümeti büyük olasılıkla “iki ayrı kesim” iki ayrı görüşle izliyorlar! Birisi sanki Sol cenahta savaşırken ille de Türkiye ile restleşmek gerekiyormuş gibi davranan kesim! Diğeri “bizden Türkiyesiz ne köy olur ne kasaba” diyen kesim!
Birisi ötekine sanki Türkiye’nin yardımlarını almak, bu yardımları yatırıma dönüştürmek suçmuş gibi “teslimiyetçi” diyor! Diğer kesim şimdilerde de izlediğimizce Türkiye’nin elini tutmasını isterken, o birisine de “sen teslimiyetçi olmadın da ne oldun” diyor! SORUNU HALLEDEMEDİK. Olay rahmetlik Özal döneminden başladı. Kuzey’e para pompalamak yerine “para kazandırmanın” daha doğru bir yardım olacağını düşünmüş olacak hem “sizin ekonomik modeliniz serbest piyasa ekonomisidir” dedi hem de “Mağusa’da serbest limanı oluşturarak “iddiasına” ispat çaktı!
Bir şeyi atladı ama! Ekonomimiz yoktu ki serbest olsun! Tanınmıyorduk ki “serbest limanımız” işlevine uygun çalışsın! Başaramadık. Oysa Türkiye ile “kıyı ticareti” anlaşması da yapmıştık ve eğer çalıştırabilseydik ürünlerimizi sere serpe oralarda pazarlayabilecektik. O da olmadı çünkü “Türkiye’nin de ekonomisi, işinsanları, yatırımları ve küçük pazarlara bile tahammül edemeyen “rekabet edebilirlik” unsuru vardı ki “yavruvatan hamaseti” sökmezdi! Kısaca Türkiye’ye ürünlerimizi pazarlamak Türkiye’nin KKTC’e çok kolaylıkla pazarlamasına karşın her zaman zor oldu!
KONU NE? Şimdilerde UBP-DPUG hükümeti “giden hükümetin TC ile bozduğu ilişkileri restore edeceğim” diyor. Hem Türkiye ile yılların müzmin sorunu olan serbest ticareti tesis etmek hem de Mali ve ekonomik protokolü imzalayarak devreye sokmak için çalışmalarını yoğunlaştırdı. Su konusunu da Türkiye ile halledeceğim diyor… Şimdi soralım: “Bunun nesi teslimiyettir?”
KISACA TAKILDIĞIM: (YARIN ÇÖZÜM OLSA.)
Ve AB’ye duhul eylesek! Ve sendikaların, birliklerin, derneklerin değil; “bizatihi seçimle işbaşına gelmiş devleti yöneten, yönetirken dünyalı olduğumuz için dünyada bir dünya devleti olarak yerimizi alsak! Ve değil mi ki çözümden sonra “tek uluslar arası temsiliyet” olacak. BM’ler üyesi de olacağız ötesi irili ufaklı global örgütlerin üyesi de olacağız. Ve 42 yıldır becerip de hayata geçiremediğimiz “denetim” mekanizması bu kez “tanınmış devlet” oluşumuzun ahkâmlarında çalışacak. Ve yukarıda sözünü ettiğim o uluslar arası anlaşmalar, bağlantılar, ilişkiler çerçevesinde dış dünyadan içimize yönelik denetimler furyası ile uyarılar, notlandırmalar, hatta cezalandırmalar bile olacak!
Tutun ki bugüne kadar her bir buçuk yılda bir hükümet kurar ve de sendikalarla birliklerin hışmında göreve devam etmektense istifa edip gitmek yeğ tutulurken; bu kez kazın ayağı değişecek, yağmurdan kaçarken doluya tutulacağız çünkü yakamızdan ne IMF düşecek ne AB! Ne Dünya Bankasının denetiminden azade olacağız ne de ekonomik örgütlerin dayatılan müeyyidelerden!
Eee! Biz bu memlekette Türkiye bize yan baktı, Türkiye emretti, Türkiye dayattı… Diye diye küskünlükler, serzenişler, kırılmalar dökülmeler içinde yakınırken; öylesi dünyasal denetimlerle yerine getirilmesi gereken türlü çeşitli “müktesebatları” nasıl kaldıracağız? Yoksa bu kez de AB’lere, BM’e mi küseceğiz?
































