Brüksel sadece Belçika’nın payitahtı değildir. AB’nin de kalbidir. Orada “konuşulup kararlaştırılanlar” dünyasallığı çakarlar.
Bir süredir Erdoğan Brüksel’deydi. AB yetkilileriyle türlü kademelerde temaslarda bulundu, ortak basın toplantısı yaptı. Dolayısıyla Kıbrıs sorununa da değindi. Ve bir soru üzerine Ankara’nın Kıbrıs politikasını özetleyen şu kesin cevabı verdi: “Güney Rum Yönetimi tüm Kıbrıs’ı temsil edemez…”
Bu cevap “adada Rum çoğunluğuna dayalı tek egemenliğin olamayacağının” açık ifadesiydi. Öncesi açıklamalarında ise Erdoğan özetle şunları söylüyordu:
“Bakınız şu anda bizim Kıbrıs’la ilgili bir sorunumuz var. Türkiye olarak burada her türlü olumlu adımı atmaya kararlıyız… Garantör bir ülke olarak yapmamız gereken neyse şu ana kadar bunu yaptık ve yapmaya devam edeceğiz… Kuzey Kıbrıs yapıcı tavır içinde olmaya devam edecektir… Eğer Kıbrıs’ta olumlu adımlar atılacak olursa her iki halkın kendi menfaatleri çıkarına ‘kazan kazan’ esasına dayalı olarak bir neticeyi hep birlikte görebiliriz…”
SORUN DEVAM EDİYOR: Anastasiadis’in Cumhurbaşkanlığı’na gelene kadar Rum tarafı Kıbrıs’taki politikasını bugünkü kadar açık seçik ortaya koymadıydı…
En kabadayı siyasi tasarrufu, Sn. Talat’ı mandepsiye bastıran Hristofyas’ın “Tek egemenlik, tek kimlik, tek uluslar arası temsiliyet” konusunda onayını alması ve de prensipte anlaşmalarıydı… Ki şu sıralarda, ağızlarında sakız gibi çiğnedikleri bu tek egemenlik konusudur…
Anastasiadis’e gelince: İlk kez “perdeyi viran harap eyledi” ve çok açıktan, “eğer federal çözüm olacaksa tek devletli olacaktır” dedi. O tek devleti de “Rum egemenliğine” dayalı “federasyon” olarak işaretledi…
Pekala Kuzey’deki Türk halkının böylesi bir Federasyonda fonksiyonu ile “etnik varlığı” ne olacaktı?
Eğer müzakereler başlayamıyorsa işte bu soruya verilemeyen cevaptan dolayıdır. Çünkü Türk halkının tek egemenlik, tek kimlik, kısaca tek bir devlet içindeki yerinin Federasyona yerleştirilmesi kafa karıştırıcı ve kuşku uyandırıcıdır. Nitekim Rum tarafı bu soruya cevap verirken “1960 Kıbrıs Cumhuriyetinin evrimleştirilmişini” işaret etmektedir. Yani üniter bir Kıbrıs’ta, nüfus oranlarına bağlı çoğunluk azınlık paylaşımı….
Nitekim Hrristofyas’la Talat arasında olası çözüm konusunda mutabakata varılan konulardan birisi de Polisin yüzde 40 Türklerden yüzde 60 da Rumlardan oluşmasıydı…
OYSA ESKİ CAMLAR BARDAK OLDULAR: Artık Kıbrıs ne 1960’lar yahut 1974’ler Kıbrıs’ıdır ne de Kuzey’deki Türk halkı şamişici lokmacıdır! İki bölgenin Kuzey’inde çok açık ve net tüm demokratik teamülleri, yatırımları her gün biraz daha büyüyen yapısı ile bir Türk devleti vardır.
Tabi Rum tarafı bu Devlete hâlâ “korsandır” deyip Güney’deki Rum Yönetimine katılımını teklif etmektedir! Mümkün değildir! Çünkü artık adada iki devlet, iki bölge vardır. Dolayısıyla çözüm siyasi eşitlik üzerine oturmalıdır. En kabadayısından “iki federe” veya “iki eyaletin” (State) “federasyon” oluşturmalarıdır ki çözümün başka da çaresi yoktur…
**********
BU KAFAYLA, BU YOLLARDA DAHA ÇOK İNSANIMIZ ÖLÜR…
KKTC küçük bir coğrafyadır. O kadar küçüktür ki mesela geçen gün trafik kazasında ölen üç genç kadınımız için yalnız aileleri çevreleri değil, tüm Kıbrıs Türk halkı ağladı… Yürekler hep birden yandı… Hep birden ahlar vahlar edildi…
Mesela rahmetle andığım Ayşe Candemir, 1967’lerde Sazlıköy’de öğrencim olan Mustafa Hadımcı’nın kızıydı… İnsan üzülmez kahrolmaz mı? O kadar sıkışık bir coğrafyada o kadar birbirlerimizi tanıyan insanlarız ki bir aile gibi olmuşuz… Gerçekte de öyleyiz. Yarım asırdır siyasi koşullar nedeniyle kendi içimize kıvrılmış kapalı toplum durumuna geldik… “Falan kişi” “dediniz miydi “filan kişilerle” ötekilerini de adlarından mesleklerine kadar her bir şeyleriyle bilirsiniz… Tutun ki yıllar itibarı ile birbirlerimizle adeta akrabalar haline gelmişiz… PEKALA BİRBİRİMİZİN ARKASINDAN AĞLAMAK İÇİN Mİ ÖLDÜRÜYORUZ BİRBİRİMİZİ? Biz ki Kuzey’de koskoca bir aileyiz. Akrabalarız. Kader yoldaşlarıyız. Tasada ve kıvançta hep birlikte ağlarız da seviniriz de!
O ZAMAN. Neden yolları kan revan içinde bırakıyor, neden memleketi göz yaşlarına boğuyor, yürekler dağlıyoruz? Niçin ölümcül trafik kazalarına neden oluyoruz? Neden terbiyesizce, düşüncesizce, budalaca süratlerle “ölümlere neden oluyoruz?” Neden kural tanımazlığın yüzsüzlüğünde trafik kazalarını azdırıyoruz? Sonra dönüp “öldüler” diye neden ağlaşıyoruz?
Bu ne biçim bir ruh halidir? Ne biçim bir insanlık anlayışıdır? Nasıl din vicdan imandır? Ki o ölümcül kazalara neden olanlar “öldürdüklerini” kendileri kadar tanırlar, bilirler!
Sonra “cinayet işlemiş” vicdanları ile nasıl yaşarlar?
Cevap veremiyor, bulamıyoruz! Ve azıcık dikkat diyoruz. Hepsi o kadar! Fakat bir kez daha devleti töhmet ve şaibe altına sokuyoruz: Çünkü:
HÂLÂ KKTC’Yİ BÜYÜK BİR KÖY OLMAKTAN KURTARAMADI. Geçen akşam Lefkoşa’dan geliyorum. Devlet içinde yeni bir devlet olan Elektrik Kurumu memleketi karanlıklara mahkûm etmiş… Sinyalizasyon ışıkları yanmıyor. Zift gibi karanlıklarda zaten harmana dönmüş Mağusa’dan beter yollarda sürücüler alışkanlıkları oranında ve de el yordamıyla arabalarını sağ selim o berbat trafikten çıkarmaya çalışıyorlar…
Zar zor ve Lefkoşa’yı çok iyi bilen yanımda oturan arkadaşımın da tarif ve yardımları ile Lefkoşa’yı çıkıyoruz… Talihsizlik işte! Ay ışığı da yok! Karanlıklar içinde ilerlerken gözünüz hep yol kanarlarındaki trafik işaretlerini kovalamakta: Acaba kameraya geldik mi, geliyor muyuz? Bir değil iki değil! Galiba Mağusa’ya kadar on dört tane!
Adama sorarlar: Bu kadar çok kamera olacaksa neden o çift şeritli otobanları yaptınız? Neden o otobanları her beş on kilometrede dikine kesen tali yollarla kazalara davetiye çıkaran tuzaklar haline getirdiniz? Neden kavşakları bilmece bindirmece durumuna soktunuz? En basiti ayni yollardan Güney’de de vardır. Neden ayni coğrafya’da, ayni konumda, ayni trafik çılgınlığında, “onlar nasıl yaptılar” deyip, “biz çok daha iyisini ve güvenli olanını yapmadık?”
Hadi bazı sürücüler düşünme melekeleri olmadığı için kazalara neden olmaktadırlar… Hadi bazı sürücüler panik ataktan testosteron salgılarından dolayı heyecanlarının deli doluluğundadırlar… Kazalara neden olmaktadırlar… Araba kullanırken cep telefonları ile “konuşmayın” denmesine karşın kim direksiyonun başına kurulsa ilk işi cep telefonunu kulağına dayamak olmakta, kazaların çoğu da bu yüzden meydana gelmektedir…
FAKAT. Devletin hiç mi suçu yoktur? Yukarıda yazdım. Elektrikleri kesmek suç olmalıdır… Yolları güvenirli yapmamak suç olmalıdır… Tali yollardan sürekli ana yollara çıkışları devam ettirmek, kavşakları düzenlememek suç olmalıdır… Ve Devlet suçlu olmalıdır! Bu kadar basit! VE BELEDİYELER: Ana yolları bile çöp konteynerleri ile doldurdular! Yollar delik deşik! Trafik işaretlerinden yoksun! Ne kaldırım kaldı kentlerde ne yenileri yapılıyor! Işıklandırmalar nanay, pek çok yerde artık trafiğin rahatlaması için “U dönüşleri” olmalı, hala tedbir yok! (Bu sorunları anlatmaya devam edeceğiz…)
**********
SULARI KASTEN KESMEK SUÇTUR! FATURASINI ÖDEYEN YURTTAŞI KARANLIKLARA MAHKÛM ETMEK SUÇTUR!
Biliyor musunuz? Savaşlarda bile savaşan taraflardan birinin suyunu kesmek “savaş suçu” olarak kabul edilir ve mahkemesi kurularak “suçlular cezalandırılırlar…”
Yani “savaşta düşman bile düşmanının suyunu kesemez!”
Ancak bu memleketin Kıp-Tek’i halkın sadece elektriğini kesmekle kalmaz, BRT’nin de elektriğini keser, dolayısıyla diğer tüm televizyon istasyonlarını da susturur, borcundan dolayı Su İşleri’nin de elektriğini keserek halkı susuzluğa mahkûm eder! Savaşlarda düşmanın düşmanına yapmadığını Elektrik Kurumu Kıbrıs Türk halkına yapar!
Zaten artık anlayamıyoruz. Elektrikte yediğimiz kazıkları sıralasak ekvatoru iki defa döner, gelir gene bu halkı bulur!
Ki çaresiz dertlere düşüldü. Bu Elektrik Kurumu ile artık memleketin elektrik enerjisini sağlıklı dağıtmak mümkün değil çünkü “ödenmeyen borçların sürekliliği” hep ayni nedenlerden yani “devletin ödeme güçlüğünden” dolayı devam ediyor…
Özelleştirseniz de devam edecek, “tahsilat” Kıb-Tek’in yetkisinde olsa da devam edecek! Çünkü devlette bu borçları ödeyecek para yoktur. Tutun ki buldu buluşturdu ödedi, devamı yoktur!
O ZAMAN ÇARE? Kim bulursa bulsun. Fakat kimselerin “elektrik faturasını ödeyen insanları elektrik ve su kesintileri ile cezalandırmaya hakkı yoktur…”
































