Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Çözüm çabaları tatsızlaşıyor: (Rum tarafı 1974’ün rövanşını almak istiyor)

Kıbrıs sorununa yönelik çözüm çabaları gitgide tatsızlaşıyor!  Çünkü taraflar birbirlerine her gün bir yeni kart göstererek rest çekiyorlar!  “İtidal” dediğimiz  barışçı uzlaşmanın  gereksinimi olan  politik tutum  kalmadı!   Aslında sahneyi yıkıp viran eden  Anastasiadis’dir!   Çünkü Türk tarafı ile çözümü  sağlayacak yol haritasıyla ilgilenmiyor!  1974’ün rövanşını almak peşinde koşturuyor!  Üstelik saplantı haline gelen ve 1974 öncesine dönüşü saplayan bu siyasi tutum  “hırs” haline geldi!  Güney  “Ya Kuzey’i  yeniden kazanırız ya da bu adada asla çözüme geçit vermeyiz”  düşüncesini  çoktan fiiliyata döktü ki açık seçik Türk tarafını ve Türkiye’yi bu amacının  hedefi yapıyor!
FAKAT KİMSE BU GERÇEĞİ  SESLENDİRMİYOR:  Yine yazacağız:  Dillere pelesenk oldu.  “Hemen çözüm” deniyor!  Müzakerelere  hemen dönülmesi isteniyor!  AB,  Amerika falan,    “Kıbrıs’ta çözüm için potansiyel var”  diyor… 
Elbette de var!  Olmasa kırk yıldır periyodik aralıklarla müzakereler bugünlere kadar sürüp gelirler miydi?  Kaldı ki 1958’lerden beridir aralara kanlı savaşlar da girse bu adada müzakereler hiç eksilmedi! Buna karşın işte mal meydanda:  “Olmuyor!”   İki taraf ne zaman masaya otursalar kavga edip müzakereleri dinamitliyorlar! Sorun 1974 sonrasında çok daha çetrefil hal aldı.  Çünkü  hem çok kan aktı hem ada bölündü,  hem de iki ayrı devlet oluştu!   Yani 1974 öncesindeki   “birleşik federal Kıbrıs”  çözümü olasılığı yerini iki devletli  “çözüme”  bıraktı.  Anastasiadis’li Rum liderliğinin hazmedemediği de hem coğrafyası hem de statüsü ile değişen ve yeniden oluşan bu yeni  Kıbrıs’tır! 
NİTEKİM: “İspatı” Doğu Akdeniz’deki Münhasır Ekonomik Bölgeler tartışmalarıdır!  Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin  “benimdir”  dediği parsellere,  KKTC’de sahip çıkmakta,  “hayır senin değil,  hepimizindir”  demektedir.
Öte yandan Davutoğlu da şunları söylemektedir:  “Eğer herkes Kıbrıs etrafındaki doğal kaynakların Kıbrıs’ın bütününe ait olduğu konusunda mutabık kalır ve ortak bir vizyonla bu enerjiyi barış yönünde kullanırsa herkes kazanır.”             Yani KKTC ile sismik araştırmalar  anlaşması yapan TC  resmen  Doğu Akdeniz’deki enerjinin Türk ve Rum halkları arasında paylaşımını istemektedir.   Nitekim baskılara dayanamayan Rum Dışişleri Bakanı Kasulidis sonunda  “gazdan elde edilecek gelirin bloke edilecek  bir hesaba yatırılacağını”  açıklamak zorunda kaldı.
Oysa sorun  “Türk tarafının parasal payı değil,  gazın kendisidir.  Türkiye’ye borularla akıtılması olayıdır…”   Kısaca TC ve KKTC açık ve net,  “biz sana bu gazı yedirtmeyiz”  demektedirler…
GELELİM MÜZAKERELERE.  Artık belli oldu. Eğer taraflar yeniden masaya otururlarsa  “münhasır ekonomik bölgeleri”  de müzakere edeceklerdir,  gazın paylaşımını da.”  Çünkü 1974’den  kalan sorunlara nasıl ki Rum’un AB’ye alınması gibi abuk ve yanlış bir sorun eklendiyse,  MEB’ler  de Rum’dan yana  siyasi tasarrufla  yeni bir sorun olarak geldi gündeme…  Rum tarafı artık müzakere masasından ne bu sorunu  kaçırtabilir ne de Türk tarafının hakkını hukukunu çiğneyebilir.   Cin şişeden çıktı!       

**********      

Polisi demokratik teamüller içinde nasıl yapılandıracaksınız?
Geçen hafta BRT’ye açıklamalarda bulunan Başbakan Yorgancıoğlu’nun  “polisi daha demokratik yapıya sokarak Başbakanlığa bağlamak istediklerini”  söylemesine takıldım.  Çünkü  bu ülkede    “polis ile demokrasi”  kelimelerinin   yan yana kullanıldığına ilk defa tanık oluyorum.  Dahası Yorgancıoğlu polisin yapısına dokunulmayacağının güvencesini de veriyor…
POLİSTE DEMOKRATİK KURALLAR MI GEÇERLİDİR?  Yoksa  “ast – üst” hiyararşisine dayalı  “otokratik”  bir disiplin mi geçerlidir?  Çünkü  “demokrasi”  çok geniş anlamlar  ve işlevleri çağrıştıran bir kavramdır.  Doğrusu sınırlarının çizilip  “buraya kadar”  denildiği de görülmemiştir!  Çünkü en demokratik ülke,   kişi hak ve özgürlükler sınırları en geniş olandır… 
Demokrasinin bizatihi kendisi kavram ve uygulamaları,  hukuki  ve etik yönleriyle  ülkeden ülkeye dolayısıyla insandan insana değişimler gösterirken;  KKTC polisini  hangi “demokratik normlarla” Başbakanlığa bağlayacaksınız?   
SİVİLE BAĞLI POLİS SİVİL HALKIN HAKLARINA MI SAHİP OLACAK?  Mesela sendika kurabilecek mi?  (Peşin hükümle “hayır kuramayacak” demeyin!)   Başbakanlığa bağlı Polis Teşkilatı atamaları, nakilleri ve terfileri ile  Kamu Görevlileri  esamesine düşürülmeyecek mi?  (Hayır kendine özel “yapısal statüsü” olacaktır demeyin!)
Gelip giden değişik parti iktidarlarının değişik yönetim anlayışında Başbakanlığa bağlı Polis günü zamanı geldiğinde seçimlere   oy kuşkuları ile  hiç mi yansıtılmayacaktır?  (Sakın hayır öyle bir şey olmaması için yeni yasalar yapılacaktır demeyin!)
Siyasi parti iktidarlarının çıkarları ile  ilişkilenmiş   yandaş insanlar her hangi bir nedenle polisle karşı karşıya geldiklerinde siyasilerin koruma ile kayırma ve müdahale güdüleri hiç mi harekete geçmeyecektir?  (Sakın  öyle bir şey olmayacaktır demeyin.)
Sendikalar karşısında yılgın ve yorgun düşmüş hükümetler kendilerine bağlı polisi  sendikaların eylemlerine karşı hiç mi kullanmayacaklardır?  (Sakın buna da hayır demeyin!)
Ve artık gelen giden siyasi  iktidar partilerinin Başbakanlığına kısaca Başbakanına bağlı olan polislerin tayin terfileri, nakilleri falan hiç mi  “parti çıkarları gözetilmeden”  gerçekleştirileceklerdir?  (Sakın böyle partizanlıklar  olmayacaktır demeyin!)
Başbakanlığa  bağlanacak polis siyaset arenasına çekilmeyecek midir?  “İktidardan yana olanlar muhalefetten yana olanlar” değerlendirmelerinde ayrıcalığa tabi tutulmayacaklar mıdır?  (Sakın, hayır buna izin verilmeyecektir  demeyin!)
YANİ POLİS SİVİL YÖNETİME  BAĞLANMASIN MI DİYORUZ?  Diktatörlükler ötesindeki tüm ülkelerde polis sivil yönetimlere bağlı iken böyle bir  iddia mı olur? 
Ancak kırk yılı aşkın süredir devam eden bir teamülden söz ediyoruz!  Güvenlik Kuvvetlerine bağlı “Polis  Teşkilatı”  kendine özgü yapısallığı ile bugünlere kadar geldi.  Devletsek eğer elbette  statüsü değişecektir.
Sorun bu değişim sonucunda polisin  “şah mı  yoksa şahmaran mı olacağıdır!  Gelip giden iktidarların ellerinin değdiği her şeyin yeşerip çiçekler açtığını söyleyemiyor,  hatta kuruyorlar diyorsak, o halde ekleyelim:   Polisin Başbakanlığa bağlanmasının acaba zamanı mıdır?  Bağlanırsa daha mı iyi olacaktır?           

  **********     

  Kısaca takıldığım:  (Adaylar halkın karşısına çıkarlarken.  (cumhurbaşkanları ne kadar bağımsızdırlar?)
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin kampanyaları henüz Eroğlu aday olup olmayacağının  açıklamasını yapmamış  da olsa yavaştan başladı. Adaylar fırsat buldukça kendilerini  halkın içine atıp  “işte adayınız benim”  diyorlar.  Hoş,  bu küçük memlekette kimsenin kimseye kendini tanıtma gibi bir derdi olmaması gerekir! 
KKTC’de Cumhurbaşkanlığı makamının Anayasa’da yasalarla belirtilen görev ve yetkilerine bir daha baktım.  Mesela 101. maddede  “eğer partili ise partisinin kararları ile bağlı değildir. Bağımsız hareket eder. Cumhurbaşkanlığı ile parti başkanlığı ayni kişide birleşemez!” der.
Tam da şu  “kör gözüne parmağım”  dediğimize nazire bir hüküm!  Cumhurbaşkanını partisi seçimlere hazırlayacak,  kampanyalarını üslenecek,  seçilsin diye parasal harcamalarda bulunacak…  Ve  partili aday kazanacak…  Sonra?
SONRA: Sevinç gösterilerine karışan kutlamalarla Cumhurbaşkanı seçilen partili zat  omuzlara alınacak, hay haşiminan   Saray’a taşınacak  ve kapının önünde seçmenlerle kucaklaşma seremonisi başlarken öpüşmeler koklaşmalar arasında  birbirlerine “elveda” diyecekler!  Ve Cumhurbaşkanı partisinden azade, bağımsız ve bağlantısız Makamına otururken,  partili  seçmenler de   liderlerini kaybetmiş öksüz çocuklar gibi sokaklardan parti binasına taşınacaklar!
Ve bir daha asla ve kata  ne Cumhurbaşkanı  kendini Cumhurbaşkanı yapan partisine  “partimdir”  diyecek  ne de partisi  “seni seçtirdik  hadi bakalım göster kendini kolla bizi”  diyecek! 
Bugüne kadar  Rahmetlik Denktaş’tan Talat’a ve sonunda Eroğlu’na kadar gelen Cumhurbaşkanlarında gördünüz mü böyle bir anayasal itaat? 
Anayasa’ya rağmen  “bağımsız ve bağlantısız”  Cumhurbaşkanı seçimlerine devam ama!  Bakarsınız bir gün gerçekten öylesi bir “tarafsız” Cumhurbaşkanı seçmemiz de nasip kısmet olur!