Yine umutların yerini umutsuzlukların aldığı bir çöküş yaşadık…
Piyango bileti gibi… Çekiliş yapılana kadar tavan yapan umutlar, hayaller, çekiliş sonrası yaşanan hayal kırıklığı…
Ve benim şaştığım, bunca defa aynı sonucu yaşadığımız halde hala alışmamış olmamız.
Oysa rutine dönmüş olmalıydı. Kıbrıs meselesi, Hayatımızın bu kadar önemli bir bölümünü kaplamamalıydı.
Cuma gecesinden beri herkes kendi görüşünce bir şeyler yazıyor. Kimi, belki bininci defa, ‘artık evimizi düzenleyelim’ demekte, kimi Akıncı’yı, kimi Anastasiadis’i suçlamakta…
Ayrı yaşama, müzakerelere son verme, hatta sonuçta Kuzey’i Türiye’nin vilayeti yapmaya kadar giden görüş sahipleri “Biz demiştik” havasında. Bu kesimin içinde mevcut statükonun devamını isteyenler, bundan rant sağlayanlar çoğunlukta olsa da, düzenin devamını seçenek kabul etmiyorum.
Bunun dışında, kim ne verdi, kim ne vermedi, kim uzlaşmacı, kim uzlaşmaz bunu da bir kenara bırakarak, “ne yapmalıyız” konusunda fikir üretenlere kulak verdim.
Görüyorum ki, toplumda bir kötümserlik hakim.
‘Kendi evimizi düzenleyelim’ sözü hiçbir şey ifade etmiyor. Hatta evi bizzat dağıtanların da bu sözü tekrarlaması, tabii ki insanları caydırıyor…
Deniyor ki ‘yaşadığımız siyasi belirsizlik, geleceğin ne olacağının bilinmemesi, insanların sisteme güven duymasını engelliyor’. Yani “bu düzende hiçbir şey olmaz”… “Kimse vergisini bir tamam vermez, çevreye saygı duymaz, doğru dürüst yatırım yapılmaz” falan.
Ben buna inanmıyorum.
Bu kadar karamsarlık, bu kadar pasiflik, zaten kötü yönetimlere yol açmıyor mu..?
Kıbrıs’ın Kuzey’ini bu şartlarda bile yaşanabilir bir ülke haline getirmek, gerçek bir hukuk devleti yaratmak, kısa yoldan köşe dönmecileri devre dışı bırakmak mümkündür…
Karamsarlara soruyorum, “hepimiz mi kirlendik”… Hiç mi temiz insanlarımız yok. Hiç mi bu vizyona sahip insanlarımız yok. Hepimiz mi bu kötü düzenin parçası olduk? Buna mı inanıyoruz?
Hiç de değil…
Var, hem de belki de statükonun bekçilerinden daha fazla.
Peki o zaman neden statüko dediğimiz bu cendereden kurtulmayı sağlayacak seçimler yapmayalım?
Neden sesimizi yükseltmeyelim, güçlerimizi birleştirmeyelim?
Bakmayın siz, aynı belirsizlik, aynı garı meşru zemin Güney Kıbrıs için de var. Biz ne kadar masadaysak, onlar da masada. Bir anlaşmayla onların düzenleri de her an değişebilir. Ama adamlar oturup bunu düşünmediler hiç. Tabii ki ellerinde tanınmışlığın avantajı vardı, inkar edilmez, bunun olanaklarını ileri götürecek politikalar ürettiler.
Bizim yok muydu..?
Elli senedir Türkiye’nin akıttığı paraları doğru yerlere kanalize edebilsek, şimdi böyle çaresiz mi olurduk..?
Mesela, toplanan vergi oranını yüzde 48’den, yüzde 80’e çıkaracak, yasaları ona göre düzenleyecek cesarette insanlarımız yok mu..?
Devlet teşvikleriyle, devlet arazileri üzerine yapılan yatırımlar yerine, devletin en üst düzeyde gelir elde edeceği yatırımların şartlarını oluşturamaz mıyız..?
Siyasete kendi çıkarı için değil, halkın çıkarı için girenleri bulup çıkartmak bu kadar mı zor..?
Devletin kendisi çevreden çalışma şartlarına, nüfustan eğitime ciddi değişimlere gittiğinde, ben eminim ki, vatandaşın güvensizliği de yerini güvene bırakacaktır.
Kırk küsur yılı boşa geçirdik. Statüko denilen canavarı besledik, izledik, şikayet ettik. Ama değişimi gerçekten istemedik.
Bırakalım artık geçmişi… Zararın neresinden dönülse kardır. Bu son süreç bir başlangıç olamaz mı..?
YERİN KULAĞI VAR
UMUTLARIN BİTTİĞİ YER:
Bir şarkı vardı, “hadi gel köyümüze geri dönemlim” diye. İşte bizim için de artık “köyümüze” dönme zamanı. 10 gün önce nasıl bırakmışsak, aynen öyle duruyor. Yine sahiller ve çevremiz kirden geçilmiyor…Yine ülkenin varlıkları peşkeş çekiliyor ve en önemlisi vatandaşlık furyası devam ediyor. Korkum o ki, bundan sonra vatandaşlıklar artık onar onar değil, yüzer yüzer dağıtılacak, nasıl olmasa çözüm de olmadı. Hedef bir dahaki masaya kadar Güney’in nüfusuna yetişmek, hatta geçmek olmalı…
KINA İSTERLER:
Rum basınında çıkan haberlerden anlıyoruz ki, siyasi partiler Türk tarafının federasyon görüşmekten vazgeçme olasılığını tartışıyor. Ne bekliyordunuz ki? Siz değil miydiniz “federasyon tezinden vazgeçelim” diyen. Uzlaşmazlığınız işte buralara getirdi. Türk tarafında bile aynı şey tartışılır oldu. Kına gönderelim mi, kına..?
ANASTASİADİS DÜŞÜNSÜN:
Rumların son dönemde Kuzey’deki malları için yoğun bir şekilde veraset vergisi ödemesi, satışa yönelmeleri olarak değerlendirilmiş. 88 başvuru, 500 bin euro vergiyi görünce telaşa kapılmışlar. Şimdilik, Kuzey’de kamu yararı dışında, Rum malı satın alınmasına izin yok. Ama bu gidişle insanlar kendi çözüm yollarını zorlayacaklar. Güney’de de umutları söndürenler düşünsün.
NE HACIYA, NE HOCAYA:
Hiç kuşkusuz bu zirvenin kendi toplumu tarafından en çok eleştirilen ismi Cumhurbaşkanı Akıncı oldu. Sağ kanat, “masada Rum’a fazla taviz verdi” diye eleştirirken, sol kanat ise, “garantiler ve asker konusunda esnek davranmadığı, Rum önerilerini kabul etmediği” için eleştiriyor. Sonuçta Akıncı ne yaparsa yapsın, toplumun bir kesimi tarafından eleştirilecekti. Şimdi tüm toplum tarafından eleştiriliyor…
YOL HARİTASI NE OLMALI:
Kıbrıs zirvesinin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından Kıbrıs Türk tarafının nasıl bir yol izleyeceği de tartışılmaya başlandı. CTP ile TDP sürecin devam etmesini isterken, hükümet ortakları UBP ile DP ise, yeni bir yol haritası belirlenmesini istedi. UBP ve DP’nin yeni yol haritasındaki amacı, görüşmelere son verilmesi olabilir ama doğru olan, süreç devam etmeli fakat, mevcut şartların dışında, yeni bir yol haritası çizilmeli. Tartışılmadık hiç bir şey kalmadığına göre, uzlaşılmaz konular üzerinde boşa kürek çekmenin faydası yok.
GÖZÜME Mİ, SÖZÜNE Mİ?:
KITOB Başkan Yardımcısı ve Merit Crystal Cove Hotel Genel Müdürü Ercan Turhan, otellerin denizi kirlettiği ve lağım atıklarını denize akıttığı yönündeki haberleri yalanlamış. İyi de otellerden denize bağlanan borular ne işe yarar acaba, o borulardan ve öyle bilmem kaç metre içeriden değil, sahilden denize akıtılanlar ne o zaman. Hani bir söz var, “gözüme mi, sözüne mi inanayım” diye. Kusura bakmayın ama, ben gördüklerime inanıyorum…
ZİRVEDEKİLER
Hayriye Kahveci: “Hade yetişir bu kadar maraz. Öldürmeyen acı güçlendirir derler. Sırada ne var… Sağlık sistemi, eğitim, trafik, su, elektrik, çevre, gıda güvenliği….. Barışı beklerken yaşam kalitemizden ödün verdiğimiz her alan. Artık bize bunlara cevaplarla gelin. Yok işgaldi, yok barıştı, yok onlar çalardı da biz çalmaycaydık…Gına geldi artık… Bu sorunlara doğru düzgün çözümü olmayan geri dursun….”.
DİPTEKİLER
Nazım Çavuşoğlu: Vatandaş, Organik Pazar açmış. Hayırlı olsun, ne güzel bir alternatif. Keşke çoğalsa… Ama keşke, tüm ürünlerimiz zehirsiz olsa, organik peşinde koşmasak. Tarım Bakanı Çavuşoğlu da hedeflerinin; her türlü organik ürünün yer alacağı organik pazar oluşturmak olduğunu söylüyor. Oysa görevi, halka sunulan tüm ürünlerin sağlıklı olmasını sağlamak, alternatif yaratmak değil. Gıda güvenliğinin birinci şartı olan Hal Yasası 3 yıldır Meclis’te beklerken, neden bununla uğraşmaz? Neden sertifikalı üretime geçilmesini sağlamaz? Bunların cevabı yok…
































