İyi ki müzakerecileri bir odaya kapatmıyor yahut ıssız bir adaya bırakıp “anlaşma olana kadar burada kalacaksınız” demiyorlar! Yoksa kim bilir neler gelirdi başlarına. Birbirlerinin gözlerini mi oyarlardı yoksa saç saça baş başa dövüşürler miydi? Yoksa şöyle mi bağırırlardı birbirlerine:
“Kimsin be sen?” “Nesin be sen?” “Ah ülen ahh!”
Tabi anladınız. Eğer yeniden başlayan son raunt olması gereken müzakerelerde de bir sonuca varmaz özellikle toprak konusunda uzlaşamazlarsa Amerikan usülü görüşmeye geçecekler. Her hangi bir ülkede uygunluğunca ormanlık bir yeşil alan seçecekler. Öyle olacak ki safi oksijen soluyacaklar. Yan yana yürüyüp sohbet ederken şırıl şırıl akan ırmakları geçecekler. Ötelerde otlayan oynaşan ceylanları seyreylerlerken, ağaçlardan ağaçlara uçan sincaplara gülecekler.. Uçuşan kelebekler, şakıyan bülbüller arasında ruhları cennetin dinginliğine erdiğinde Sn. Akıncı Anastasiadis’e soracak:
“Anastasidis bak cennet gibi yer. Sadece hurileri eksik! Yani biz Kıbrısımızı da böyle bir cennet haline getiremez miyiz?”
Anastasiadis “Doğru söylersin be Mustafa neden olmasın” diyecek. “Zaten adamız cennetin ta kendisi. Hele Omorfo! Hele Limnidi! Hele o Karpaz yarımadası! Ya hani Annan planında verdinizdi, o Mağusa Lefkoşa anayolunun Güney’inde kalan dizi dizi köyler var ya! Ne bereket, ne güzellik!
Sn. Akıncı bu sözler üzerine işkillenecek: “Girye Anastasiadis bakarım da hep daha önceki müzakerelerde iadesini istediğin bölgelerin hayalini kuruyorsun! Ama ben senin hayallerine cevap veremem çünkü sonucunu halkıma anlatamam! Aradan 42 yıl geçti. Senin iadesini istediğin her yerde halkımın 42 yıllık teri, emeği, inkişafları için harcadığı parası var. O topraklarda iki kuşaktır doğup büyümüş gençlerimiz çocuklarımız var. Ben onları yeniden göç yollarına süremem! Gel bu sorunu tazminatlarla çözelim..
Derken, Anastasadis’in kaşlarını çatacak, yüzüne kan basacak.. Ve sesini yükselterek şöyle diyecek: “Bak Mustafa, arkadaşlık başka iş başka! Senin halkına anlatamadığını ben de kendi halkıma anlatamam. Kaldı ki senin halkını bilmem ama Elen halkı parayla satın alınmaz! Kıbrıs Elendir elen kalacaktır bilesin, o topraklar bizim…”
Girye Anstastasidis diyecek Sn. Akıncı: “Zaten Kıbrıs elendir diye yarattınız bu felâket dolu sorunları. Artık barışalım. Bu ada her iki halka da yeter. Bazı toprak ayarlamaları yapalım, yüzde 37’den gerekirse yüzde 30’lara çekelim, siz Güney’de biz Kuzey’de Yönetimde sağladığımız işbirliği içinde adamızı işte böyle cennet gibi bir vatan yapalım…
“Yook” diyecek Anstasiadis. “Mustafa beni kandırmaya çalışma! Ben kül yutmam! Kabul et hem işgalcisiniz hem gaspçı! Benim Kuzey’de 1 milyon 500 bin dönümlük hakkım vardır.
Sn. Akıncı sinirlenecek, gerilecek, şırıl şırıl akan ırmaktan su içen ceylanları ürkütüp kaçırtan yüksek sesiyle “bu sorunları yaratan sizdiniz. 1958’den beri ne rahat durdunuz ne rahat ettirdiniz. Hayaller içinde yüzerken tüm ada bizimdir dediniz.. Ee insaf ama, artık yetti. İşte son sözüm: Ya arsızlıktan vazgeçer verdiğimle yetinirsin yahut da ben böyle cennetin içine bilmem ne ederim” diyecek…
(Sonunda ilerideki bir tarihte yeniden buluşup müzakerelere kaldıkları yerden devam etmek için metazori el sıkışıp ayrılacaklar..)
YENİ DÖNEM YASAMA YILINDA YAŞANACAK KLASİKLER!
Yeni Yasama yılı her yıl olduğu gibi yine o klasik söylem ve nutuklarla başladı! “Bu yasama yılı çok yoğun geçecek…” “Bu Yasama yılında geçmiş yıldan kalan falan filan konular yeniden müzakere edilecek!” “Geçen yasama yılında tartışılırken kavgalara neden olan şu tasarının defteri mutlaka dürülecek!”
Geçen Yasama yılında çıkartılmasına, kırılmasına, koparılmasına az kaldığı halde başarılamayan gözlerle başların ve de kollarla ayakların halledilmesine bu yasama yılında bakılacak!
Bu yasama yılında geçen dönemde görülen dağınıklıklarla tembellikler söz konusu olmayacak, Meclis takır tukur, sabah akşam çalışacak… Amin!
HEP AYNİ: Hayır Meclis’i “izam ve itham” etmiyoruz. Çünkü:
Müzakereler nedeniyle de “Devleti” tartışır ve ona inancımızı koyarken Meclis’i ayrı gayrı bir organ olarak düşünmek mümkün değildir.
Nitekim disharmonik olarak nitelendirilen insanı bu türlü çeşitli dağınıklığıyla uyumsuzluklarından sıyırıp kabile oluştan kurtaran devlettir. Yoksa “insan” dediğiniz eğer kendi içinde kendi kendini yönetecek “mülayimlikle mutiliğe” sahip olsaydı, devlete ne gerek olurdu.
Oysa insan kendi yalnızlığında kalamayacak kadar uyumsuz, vahşi ve gaddardır.. Onu insan yapan, etik değerleri de kapsamına alan “kanunlarla kuramlardır.” Devletin Meclisi işte o kanunların mimarıdır.
FAKAT: Tabi ki Meclisimiz yeni Yasama yılına bu düşüncelerle başlamadı! Yukarıda vurguladığım “hesaplaşmaları” da kapsamına alan “bilenmeyle” başladı!
Buna karşın yine de rakamlara baktım. Meclis Genel Kurulu ve Komitelerin gündeminde toplam 107 yasa tasarısı önerisi var. Sayıştay’ın ise sonuçlandırılmayı bekleyen 124 Raporu bulunuyor. Geçen 4. Yasama yılında Meclis 54 yasa yaptı. Tabi bunların içinde ikinci ve üçüncü Yasama yıllarından kalanlar da vardı.. Ve işte Yeni Yasama Yılı haydi bismillah başladı.
KISACA TAKLILDIKLARIM: “YENİ MİSAFİRİMİZ!)
Önce müjdeler olsun diyeyim. KKTC dediğiniz kâinattaki noktaya Bir yeni misafirimiz daha geldi. (Bilirsiniz her gelen serer postu memlekete bir daha gitmez geri! İnşallah bu şimdi gelen kalıcı değil! Çünkü adı “mavi dil hastalığı!” Kuzey’e ilk gelişi ve hayvan hastalığı! Üstelik öldürüyor!
BEŞ DAKİKALIK YOL: Mağusa çemberinden arabanızla çıkıp DAÜ yolu güzergâhından geçip Tuzla’ya varmanızın süresi beş dakikadır! Ben geçen gün 50 dakikada gittim! Yok hurda arabamın arıza yapmasından değil. Trafik sıkışıklığından! Mağusa’nın ve Devletin trafikle ilgili yetkili fakat sorumsuz görevlilerini kutlarım! “Dur kalk” derken boşa yaktığım onca benzinin parasını da helal etmem!
































