Dedikoducu olduk resmen…
Tüfekten yüzyıllar sonra, bu sosyal medya çıkalı, mertlik bozuldu…
Eskiden herkesin kendince bir tanıdık çevresi vardı. Haydi diyelim 200-300 kişilik…
Ama bunlarla iletişimi kısıtlıydı.
Ya mektup yazacaktı, ya yüzyüze görüşecekti, en fazla da telefon edecekti.
Öyle bir tıkla sayısız insana ulaşmak neredeeeee…
İşte bu olanak, insanları cesaretlendirdi.
Bugün dünya nüfusunun yüzde 40’ı, yani 3 milyar kişinin sosyal medya kullandığı biliniyor.
İnsanların belli konularda örgütlenmelerini, toplumsal olaylara tepki vermeleri, seslerini duyurmaları güzel.
İyi olanı da, kötü olanı da kolayca duyuyoruz. Bu da güzel.
Ama ölçü çok kolay kaçıyor.
Eline akıllı cihazı alan, bilgisayarın başına oturan, kendisi ve başkaları hakkında algılar yaratmaya başladı.
Öyle mesajlar, öyle yorumlar var ki, yüz yüze temasta bir kişinin ağzından asla duymayacağınız şeyleri, sosyal medya mesajlarında okuyor ve şaşıyorsunuz.
Sanki insanlar, sosyal medya ortamında, değişik bir kimliğe bürünüyor. Bu da keyif veriyor ve sonuçta bağımlılığı körüklüyor gibi…
Çok açık, bazen suçlayıcı, çoğu dedikodu, asıllı asılsız karalamaya yönelik….
Biz yazılı basın gazetecileri, çok fazla geri dönüş almayız.
Ama iş sosyal medyaya düşünce ve internet üzerinden yayın yaptığınızda, interaktif bir ortam oluşuyor. Anında geri dönüş alıyorsunuz.
Ama gelen yorumlara da şaşıyorsunuz.
Tabiri caizse, dingili kopmuş bir ortam…
Toplumun alıştığı değerler çok kolay çiğnenebiliyor.
Saygı yerlerde sürünüyor.
Birine yapılan isnat, nereye gider, kimi nasıl etkiler hiç önemli değil.
Hedefe konulan kişilerde derin yaralar açılabiliyor.
Toplumun gözü önünde olanlar bundan en fazla etkilenenler. Tabii başta da siyasetçiler.
Siz bir medya mensubu olarak oto kontrolunuzu kendiniz sağlıyorsunuz, ama yorumcular öyle mi..?
Son dönemde, klavye başındaki bu rahatlığın yaşamın her alanına yayıldığını görüyorum.
Trafikte, sokakta, insanların toplu olarak kullandıkları yerlerde büyük bir rahatlık, saygısızlık hakim oluyor.
Hatta siyasete de bulaştı bu rahatlık. Sanki sosyal medya hesabından yorum yaparmış gibi konuşan, elinde kanıtı olmadan iddialar ortata atan siyasiler var.
Sosyal medya artık çok önemli bir silah.
Olumlu hedeflere ulaşmak için faydası mı olacak, yoksa özellikle gençlerin elinde bir patlayıcıya mı dönüşecek, gerçekten endişe verici.
Uzmanlar, Arap Baharı denilen hareketin insanları sokağa dökmesindeki en büyük etkenin sosyal medya olduğunu söylüyor. Önüne arkasına bakmadan, kaynağını ve esas amacını bilmeden, nereye varacağını düşünmeden bir hareketin peşine takılan insanlar, bir çok örnekte hayal kırıklığı yaşadı.
Sosyal medya kullanımı tüm dünyayı etkisine almış durumda.
Ama bizde bir fark var, denetleyecek en ufak bir mekanizma yok.
Bu durumda da akla kara, doğruyla yanlış birbirine karışıyor.
CTP milletvekilleri Fazilet Özdenefe, Doğuş Derya ve Sıla Usar İncirli’nin sunduğu Ceza (Değişiklik) Yasa Önerisi’ndeki “Nefret söyleminin basın yayın veya internet medyası dahil sosyal medya aracılığıyla yayılması ağır suç olacak” söylemini gördüğümde “tam da yapılması gereken demiştim. Ancak detayına baktığımda, cinsiyetle kısıtlı olduğunu gördüm. İşte genele yayılması gereken bu.
Ayrıca, şu bilişim yasasına ne vakit sıra gelecek, gerçekten merak etmekteyim…
YERİN KULAĞI VAR
“GÜNAH KEÇİSİ YAPILDIM”:
Son günlerde hakkında en çok konuşulan UBP milletvekili Aytaç Çaluda, ülkede soruşturulması gereken birçok konu varken, kendisini “günah keçisi” yapıldığını belirtti. Diğer taraftan, Maliye Teftiş ve İnceleme Kurulu’nun zarara uğratıldığını belegelediği Cypfruvex’le ilgili rapor konusunda Başsavcılık’a başvurdu. Belli ki dokunulmazlık tartışmaları, birçok konunun da su yüzüne çıkmasına neden olacak…
BİRİLERİ KAŞIYOR:
Kozanköy’de bir Rum’a iadesi yapılan arsa konusu, siyasi ranta çevrilmeye çalışılıyor. Bazı UBP’li vekiller Kozan’a giderek köy halkını bu karara karşı tepki göstermeye davet ettiler. Haklı oldukları kısımlar olabilir ancak, milletin vekillerinin köye koşup insanları galeyena getirmeleri doğru olamaz. Sonuçta, iade kararını veren de devletin bir kurumu ve bu kararın üretilmesi de kendi dönemlerinden kalma.
AKIL KARI DEĞİL:
Bankalar, döviz borcunu Türk Lirasına çevirmek isteyenlerden hiçbir masraf almayacaklarını açıkladı. Ancak TL faizi o kadar yüksek ki, böyle bir işe girişirseniz astarı yüzünden pahalıya geliyor. Şöyle ki, 400 sterlin( yaklaşık 2400 TL) ödeyen birinin, borcunu TL’ye çevirmesi halinde ödeyeceği rakam, aylık 5 bin kusura çıkyor. Yani bugün ödediğinin iki katından fazla. Siz olsanız ne yaparsınız..?
AYIP OLUYOR:
1963’ün üzerinden 55 yıl, 1974’ün üzerinden ise tam 44 yıl geçti. Ama biz hala şehit çocuklarına verilen arsaları tartışıyoruz. Alt yapısı var mıydı, yok muydu diye. Sanırım dünyada böyle bir örnek ve uygulamaya rastlayamazsınız. Ülkesi için, özgürlüğü için canını verenleri rahmet ve minnetle analım ama, bu iş artık ticarete döndü sanırım…
SUÇLU KİM?:
Kamuda çalışan memurların yüzde 60’ının verimsiz olduğunu söylüyor Başbakan Erhürman. Yani, kamuda çalışanların sadece yüzde 40’ı verimli çalışıyor ve hakkettiği maaşı alıyor. İyi de bunun sorumlusu bizler değiliz. Böyle bir durum varsa eğer kamuda, düzeltmek de hükümetin görevi. Bu insanları suçlamak yerine, gereği neyse yapsınlar…
DAVALAR ARDI ARDINA GELİYOR:
Memlekette çığ gibi büyüyen emek hırsızlığına yönelik açılan davalarda, mahkemeler bu sitelerle ilgili ardı ardına ara emirleri alıyor. Geçtiğimiz hafta Yenidüzen ve Havadis gazetelerinin şikayeti üzerine kibris724.com sitesi için ara emri veren mahkeme, dün de Kıbrıs Postası’nın şikayeti üzerine kibrisnethaber.com için ara emri kararı verdi. Ara emri de bir kazanım ama, yetmez. Davalar bir an önce sonuçlanmalı ve devlet de bu işi bir yasaya bağlamalı.
ZİRVEDEKİLER
Cenk Mutluyakalı(Yenidüzen):“Adanın kuzeyinde kimi zaman şikayet etsek de…Yargı bağımsızlığından basın özgürlüğüne,örgütlenme hakkından siyasi demokrasiye…Türkiye’den kat be kat ilerideyiz. Kıyası olmaz hani…Geceyle gündüz gibi…Diyorum ki… ‘Ekonomik Paket’ alırken…Biz de ‘Demokrasi Paketi’ versek…Ödeşsek böylece!”…
DİPTEKİLER
Bu Da Bizim Ayıbımız: Narenciye ülkesi olmamıza, hatta “Orange Repuplic” diye anılmamıza rağmen limonu, yani bizim tabirle ekşiyi kilosu 12 liradan alıyor duruma gelmişsek kızmak yerine utanmamız gerekir diye düşünüyorum. Eskiden ağaçlarda kalan, neredeyse her evin bahçesinde olan limon artık tane ile satılacak duruma geldi. Üretmek, çoğltmak yerine tüketmeyi tercih ettik, bu da bizim ayıbımız…
































