BU ÜLKEDE GÜZEL ŞEYLER DE OLUYOR, MÜZİKTE BİR YILDIZ ADAYI: DUDU PEKTUNÇ

15 Temmuz 2018 Pazar | 09:14
Bedia Balses

Bu ülkede üretimin, umudun, gelecekte daha güzel şeyler olacağının müjdesini veren genç yetenek. Ailesi aydın, entelektüel, en önemlisi adaletli bir yaşamı savunan özel insanlar.14 yaşında beste yapmaya başlayan pırıl pırıl bir genç kızımız.  Umudum büyük. Onun haberlerini yazılarını, çok büyük kalabalıklar önündeki konserini yazacağım. Onu büyük kalabalıklar önünde alkışlayacağız. Hissediyorum. Kıbrıs insanı yıllardır bu adanın yarısına sıkıştı kaldı. Önü tıkandı, sesini duyuramadı. Sanatta, sporda hep geride kaldı. Böyle güzel haberler bu ülkede daha bir anlam kazanır o yüzden. Daha bir sevindirir insanı. Hele de aynı köyde, aynı bölgede yaşarsanız daha da göğsünüz kabarır. Bu ülkede güzel şeyler de oluyor işte. Dudu’nun müzik çalışmaları gibi… Onun bu çalışmaları bu ülkede direndiğimizin, var olduğumuzun da kanıtıdır. Yolun açık olsun Dudu. Rüzgarın bol olsun…

Dudu Pektunç; 15 yaşında Doğu Akdeniz Doğa Koleji öğrencisi. Müziğe 6 yaşında çok değerli ve kıymetli müzik öğretmeni Hanife Önder Kuyuoğlu ile birlikte keman çalarak başladı. Okumayı öğrenmeden önce müzik notalarıyla buluşan Dudu Pektunç’un çok kısa zamanda müzik kulağı olduğu keşfedildi. Her gün disiplinli bir şekilde müzik çalışmalarına devam etti ve halen daha da devam ediyor. Henüz daha 11 yaşında kendi başına piyano çalmaya başladı ve piyano ile ilgili çalışmalarına da müzik öğretmeni Hanife Önder Kuyucuoğlu ile birlikte devam ediyor. 14 yaşında ilk enstrümental bestesini yaptı. Halen daha bir çok enstrümental ve sözlü besteler yapmaya devam ediyor. Kendisi için büyük bir şans olarak gördüğü çok değerli müzik öğretmeni Hanife Önder Kuyucuoğlu önderliğinde ‘British Council ABRSM’ keman ve piyano sınavlarına girdi ve halen daha sınavlarına girmeye devam ediyor. Ses teknikleri ve sesini kullanmayı öğrenmek için çok değerli sanatçı Ayşe Güler Akın’dan 1 yıl boyunca şan dersi aldı. Aldığı şan dersinden sonra cesareti toplayan Dudu Pektunç çok değerli müzisyen ve prodüktör İnanç Eyüpoğlu’nun kapısını çaldı. Kendi söz ve bestesi olan ‘Kuyruklu Yıldız’ı çok değerli müzik insanı İnanç Eyüpoğlu ile birlikte ‘OnAir Records International’ müzik stüdyosunda sevgili annesi Oya İlerici Pektunç’un maddi ve manevi desteği ile birlikte kayıt etti ve yine İnanç Eyüpoğlu’nun ekibi ile birlikte klip çekti. Müziği kendi hayatı olarak gören Dudu Pektunç, aşk ile müziğini yapmaya ve üretmeye devam ediyor. Küçüklüğünden beri müzik okumak isteyen Dudu, ilk profesyonel işi olan ‘Kuyruklu Yıldız’ isimli single çalışmasından dolayı çok mutlu ve gururlu. Single çalışması uluslararası dağıtılıyor ve tüm dijital platformlarda satılmaktadır. Dudu Pektunç ‘Kuyruklu Yıldız’ tüm dijital platformlarda sizlere.

Söz-Müzik: Dudu Pektunç

Vokal-Keman: Dudu Pektunç

Aranjör: İnanç Eyüpoğlu

Klavye: İnanç Eyüpoğlu

Kayıt: OnAir Records Stüdyoları

Gitarlar: Ümit Tulumbacı

Mix&Master: İnanç Eyüpoğlu Davul: Ufuk Öztinen

Klip Yönetmeni: İnanç Eyüpoğlu Görüntü Yönetmeni: Ferkan Kanioğluları Senaryo: Dudu Pektunç Resim Seçici: Mehmet Teoman Sadıkoğlu

BİR YAZ RİTÜELİ

Sık görülen bir manzaraydı. Yaz ayının ateşiyle kavrulan günlerin görüntüne yakışan bir tabloydu. Gülümseyerek, uzaklaşan “van”ın ardından baktı. Arabanın arkası karpuz doluydu. Yemyeşil, büyüklü, küçüklü karpuzlar kim bilir biraz sonra hangi sofrayı süsleyecekti. Kim bilir hangi sofrada, hangi iştahlı dudaklardan damlayacaktı şekerlenmiş suyu. En fazla eski hellim yakışırdı ferahlatan tadına. Çocuklara dilimlenerek verilir, sineklerin yapışkan uçuşları arasında, üst-baş karpuz suyuna batar, çıkardı…

Çocukken karpuzun çekirdeklerini avluya ekerdi. Bir keresinde koca koca karpuzlar vermişti ektiği çekirdekler. Sonraki yıllarda, her karpuz yiyişinde, annesi -yeniden ve bıkmadan- anlatır, dururdu avluda yetişen kan kırmızılı hikayeyi. Kıbrıslıysanız eğer, yaz mevsiminde evde “su” gibi karpuzun da eksilmemesi gerektiğini bilirsiniz. Evde, sofrada son karpuz kesilince bir tedirginlik kaplardı içini. Neyse ki kapılarının önünde, devamlı “karpuzcu” bir akraba durup, “Rahme aba, karpuz ister misin?” diye sorardı da, içi rahat ederdi…
Nice yıldan sonra, karpuzlar, pazara, manava, yeküncüye götürülmek üzere yola çıktıkları bir sabahta “o günlere” döndü. Yığın halini almış karpuzlara bakarken “Karpuz işte” dedi bir ses, “Neye benzetiyorsun ki, dikkatli bakarak?” diyerek ekledi. Bu, sabahın ilk sorusuydu. Hayır, bu soru değil, farklı evrenlerde var olan ve yolları hiç kesişmeyen seslerin buluşamayan nefesiydi. Gülümsedi… Gözlerini çevirdiğinde bir yaz meyvesine değil de, onu çok etkileyen bir döneme bakıyor gibiydi:

“Sevda”ya…
dedi ve ekledi…:
“Kıbrıs”a…

Bu yanıttan sonra uzun süre suskunlaştı. Bu yanıtı komik bulanlar olabilirdi, bunu göze alarak kendini ele verdi. İçinde aniden ince bir kesik hissetti. Kan kırmızı, sıcak bir acı aktı damarlarına, ürperdi… Sonra kendi kendine konuşur gibi ağzında bir şeyler geveledi:
“Sevda gibi iştah kabartan, her adrese pazarlanmaya çalışılan, açlık-tokluk hissi yaratan, aranan, bulunan, arzulanan, sofralarda sunulan, bazen “kelek” bazen tatsız olan ama hep kan kırmızı bir alevi içinde barındıran; denenen, suyu akıtılan, bazen çatlayan, bazen kargalara yem olan, bazen piyasası düşüp de ucuza satılan…

Kıbrıs gibi… Nice savaşların, nice kavgaların, nice zaferlerin, dibe batmaların, uygarlıkların kuşattığı koca bir tarihten sonra, toprağın cömertliğine inat, pazarlanan, kar için, ucuzcuların elinde peşkeş çekilen, masalarda sunulan, piyasası düşen, bölünen, parçalanan, ortadan kesilip, atılan, satılan”…

***

Yoldan geçen beyaz van araba çoktan gözden kaybolmuştu. Radyodan yükselen şarkı beyninde açılan kapıdan içeri girerek, onu günlük zaman diliminden uzaklaştırdı. Yine o nihavent beste, o eski yaz ayındaki hissedişle tamamlamıştı sıcak, mavi bir Kıbrıs sabahını: “Yine bu yıl ada sensiz içime hiç sinmedi”…

Her şeyin bir görünen, bir de görünmeyen yüzü vardı, bilirdi. Bazen bir sevdaya, bazen bir adanın yanığına kabuklaşan kan kırmızı kesikleri, kah bir meyvenin içine, kah mürekkebin maviliğine gizlerdi… Hayatın nerede, ne görüldüğüyle ilgili olduğunu fark edeli beri, bazen bir alçacıkta, bazen bir karpuzda, bazen alakasız bir detayda saklanan işaretleri şifrelerdi. Onun için hayat, içinde kesiklerin, bilmecelerin, yüzlerin gizlendiği bir arka mahalleydi. Perde arkasının makyajsız gözleriydi. Dudak büküp, “karpuz işte” deyip geçenlerle “normallikleri” kesişmeyeli çok zaman geçmişti.

Yürüdü… Canı karpuz çekmişti. Gözüne kestirdiği, parlak, gösterişli bir karpuzu bıçağıyla dilimledi. Ferah, ıslak, iştahlı bir arzuyla, kan kırmızı acılarını dişledi…