Aile Yasası ile ilgili değişikliklerin aceleye getirilmemesi ve üzerinde iyice düşünülmesi gerektiğini daha önce yazmıştık. Maalesef, yine önemle üzerinde düşünülmesi gereken bu konu, aceleciliğin ve “ben bilim, ben yaparım”cılığın kurbanı oldu…
Bu tür temel yasaların virgülü dahi değiştirilirken, toplumsal yapıyı derinden etkileyebileceğini düşünemiyoruz nedense…
Örneğin, giderek artan boşanmaların önüne geçebilmek için bu yasada herhangi bir önlem alındı mı? Üzülerek belirtmek gerekir ki, bırakın artan boşanmaların önüne geçmeyi, boşanma sayısını daha da artıracak bir anlayışla düzenlemeler yapılmıştır.
Boşanmaların daha da artırılması bir hükümet politikası mı..? Hiç sanmıyoruz. Ne sayın bakanların, ne de sayın milletvekillerinin bu konu üzerinde pek kafa yormadığı anlaşılıyor.
Boşanmaların sayısı, neredeyse evlenme sayısı ile başa baş. Alarm verecek düzeyde. Her geçen yıl da artıyor.
Nereden mi biliyoruz..?
Yüksek Mahkeme tarafından her yıl hazırlanan faaliyet raporlarından. Örneğin 2014 yılında 1,294 evlilik yapılırken, açılan boşanma davalarının sayısı 1,077. Bu rakam, dünya ortalamalarının da, Avrupa ortalamalarının da çok çok üzerinde ve neredeyse dünya rekoru kırma aşamasındayız.
Peki bu sağlıklı bir durum mu..?
Bazılarımız bunun sağlıklı olduğunu düşünebilir. Sonuçta iki insan karşılıklı iradeleriyle evlenmeye karar veriyorsa, karşılıklı iradeleriyle de bunu sonlandırabilmelidirler. Genel olarak bu görüşe elbette biz de katılıyoruz. Ama istatistikler kaygı verici. Kabul etmek gerekir ki, aile bir toplumun çekirdeğidir ve bu çekirdeğin bu derece zedelenmesi giderek toplumsal çözülmeleri de beraberinde getirmektedir.
Ciddi devletler, bu alanda politikalar geliştirmekte ve yasalarını da buna uygun şekilde düzenlemekteler.
İncir çekirdeğini doldurmayacak nedenlerle boşanmak için yargıç karşısına çıkan epeyce çift var… Diğer yandan, yaşamın en zorlu aşamalarını birlikte geçmiş, 10’lu 15’li evlilik yıllarını geride bırakmış ve artık huzurlu bir evlilik yaşamayı hak etmiş çiftlerin de boşandığını görüyoruz. Hatta bu gruptakiler, istatistiklere göre oranı en yüksek olan grup…
Ya bu boşanmalardan etkilenen çocuklar..?
Son 5 yıl içinde annesi ve babası boşanan çocuk sayısı 1071. Bu müthiş bir rakam. Bu çocukların boşanma sonrası nasıl etkilendiğine dair elimizde maalesef bir çalışma yok. Ancak boşanma sonrası bu çocukların ciddi bir travma yaşadığını bilmek için sadece çevremize bir bakmak yeterli. Toplumda en ciddi problemlerden biri haline gelen uyuşturucu ve kumar alışkanlığı için, dağılmış ailelerin çocuklarının büyük risk grubu oluşturduğunu uzmanlardan da dinliyoruz…
Birçok gelişmiş ülkede boşanma sayısını aşağıya çekebilmek ve boşanma sonrası mağduriyete uğrayacak çocuk sayısını düşürebilmek için, çiftler önce aile veya evlilik danışma merkezlerine yönlendiriliyor. Örneğin ABD’de birçok eyalette boşanmak isteyen her çift zorunlu olarak evlilik terapistine sevk ediliyor, sorunlar dinleniyor ve kurtarılacak evlilikler kurtarılmaya çalışılıyor. Ancak kurtarılması mümkün olmayan evliliklerin sonlandırılması sağlanıyor.
Bizde ise durum tam tersi. Bırakalım kurtarılabilecek evliliklerin kurtarılmasını, Aile Yasası’nda bu evlikleri kurtarmak için var olan bir düzenleme de değişiklik yasası ile birlikte yasadan çıkarılmıştır.
Ne idi bu düzenleme..?
“Yasal ayrılık” denilen bu düzenlemeye göre, mahkemeye boşanmak için başvuran çiftlere, yargıç eğer evliliklerin kurtarılabileceği kanaatine varırsa, boşanma yerine bir yılı aşmayan bir süre ile ayrı yaşamalarına karar verebiliyordu. Evliliklere ikinci bir şans daha verilebiliyordu. Yani yeniden düşünme payı. Çiftler bu sürenin sonunda yine boşanmak istiyorlarsa, mahkeme zaten onları boşuyordu…
Uzmanların söylediğine göre, bu düzenleme pek çok modern hukuk sisteminde var. İngiltere’de de var, Türkiye’de de var…
Peki ama, biz niye çıkardık..?
“Kişilerin hür iradesine aykırı olduğu” gerekçesiyle.
Kişilerin hür iradesine saygı elbette temel bir ilke. Ama o zaman neden devlet, evlilikleri yasal düzenleme altına alıp, kurallara tabi kılıyor..?
O halde, anne babasıyla birlikte yaşama şansını verebileceğimiz bir tek çocuk dahi olsa, bazı evliliklere ikinci bir şans daha verilmesi niye yanlış olsun..?
YERİN KULAĞI VAR
İKİ BAŞLILIK:
Başbakanlık görevini almaya hazırlanan Ömer Kalyoncu, ilk beyanatında, yeni hükümet için tüm partilerle görüşeceğini söylemesine rağmen, basında yer alan “CTP-DP” anlaştı haberleri pek hoş olmadı. Her ne kadar hafta sonu ortaya atılan iddialar Genel Başkan Talat tarafından yalanlansa da, Kalyoncu dışında bazı şeylerin döndüğü de aşikar. Görüşme sürecinin, CTP açısından biraz sıkıntılı geçeceği anlaşılıyor…
DP’DE DEĞİŞİKLİK YOK:
Dün bize DP üst yönetiminden gelen haberlere göre, CTP ile kurulacak oraklık için hazırlıklarını tamamlayan partide yeni kabinede de pek değişiklik beklenmiyor. Bazı Bakanlıkların isimleri değişecek olmasına rağmen bakan isimlerinin aynı kalması bekleniyor. DP’lilerin iddiasına göre, Eğitim ve Kültür Bakanlığı yeni dönemde de DP’de bırakılacak ve aday yine Berova… Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanlığı için Taçoy yerini korurken, Başbakan Yardımcılığı ise Çevre ve Turizm Bakanlığı’yla birleşecek. Bu bakanlık için ise henüz bir isim belirlenmemiş bulunuyor…
PARTİZANLIĞA SON VERİLECEK Mİ:
Yeni bir hükümet kurulurken, öne çıkan başlıklar bellidir. Eğitimdir, sağlıktır, ekonomidir falan. O sözlerin hemen hiç biri yerine gelmez. İşleyen tek şey statükodur. Yani partizanlık ve popülizm temelli icraatlarla, mevcudun idamesi sağlanır… Mehmet Ali Talat da “ekonomi, siyasal, sosyal, üç başlığımız var” diyor. Ama vatandaş, hep bir ağızdan, “partizanlığa dur desinler” yanıtını veriyor… Halihazırda yürürlükte olan bir çok adaletsizliğe son verilmesi isteniyor. Yeni bir hükümetten öncelikli olarak beklenen bu. Diğerleri kendiliğinden gelir nasıl olsa…
NASIL VAKİT BULUYOR:
Cumhurbaşkanı Akıncı seçilmesinin hemen ardından kendisini müzakere maratonunun içinde buldu. Tabiri caizse, başını kaşıyacak vakti olmaması lazım. Ama bakıyorum da günleri kabuller ve açılışlarla geçiyor. Burada görev Sayın Akıncı’ya değil ama, kurmaylarına düşer sanırım. Başkan’ın müzakerelere odaklanmasını sağlamak ve ona çalışma fırsatı yaratmak onların görevi olmalı…
RÜŞVET VE ADAM KAYIRMA:
ABD İnsan Hakları raporunun Kuzey Kıbrıs’la ilgili kısmında, her yıl olduğu gibi, en çok dikkati çeken hususların mülteciler, polisin tutuklulara kötü muamelesi, yasa dışı insan ticareti gibi konular var. Bunun yanında çocuklara cinsel taciz de rapora girmiş. Ama hepsinden önemlisi, yasama ve yürütmede “adam kayırma ve rüşvet” konusunda yaygın iddialar olduğu bu yıl da tekrarlanıyor. Bunun için ayrı başlık açılmış ve yasaların etkin olarak uygulanmadığı, milletvekillerinin yolsuzluklar konusunda dokunulmazlıklarının arkasına sığındıkları vurgulanıyor. Hatta, Eroğlu döneminde, resmi seyahatler için bir seyahat şirketinin usulsüzce kullanıldığı, bunun için bir soruşturma açılmadığı örneği de veriliyor. Özel sektörde sendikal örgütlenmenin olmayışı ve diğer birçok sorunumuz örneklerle sırlanıyor. Kısacası, kurtulmamız gereken her türlü yanlış iş raporda mevcut. Adam gibi icraat yapmak isteyen birinin bu rapora bakması yeter…
GÖRÜNTÜLER HOŞ DEĞİL:
Kimsenin dini inançlarını sorgulamak gibi bir niyetim olamaz. Ancak son yıllarda ülkemizde artarak devam eden ve özellikle de yaz aylarında “kuran kursu” adı altında 8-10 yaşlarındaki çocuklara verilen “din bilgisi dersleri”nde yayınlanan görüntüler insanın içini burkuyor. Henüz karar verme yaşına gelmemiş çocuklara, çağdaş eğitimin dışında kılık kıyafetlerle “dini eğitim” adı altında verilen ve en korkuncu, devlet kontrolü dışındaki dersler her yıl tartışma yaratıyor. Herkes inancını dilediğince yaşasın ama, bu iş çığırından çıkmışa benziyor…
ZİRVEDEKİLER
Serdar Denktaş: “Olacak iş değil… Bugün bütün gazetelerde… Terbiyesizliği de attık … Resmi bir ziyaret mi, hayır. Türkiye’de siyaseten yetkili biri mi, hayır. Neticede bir işadamı. Bu memlekete ne iş yapmaya gelsin bu insanlar, ne tatile gelsin, ne de okullarımızda okuyan çocuklarını görmeye gelsin! Gelirlerse önce Sertoğlu’nu görsün, saygılarını sunsunlar, ona göre yapsınlar yapacaklarını…”.
DİPTEKİLER
Tokat Gibi Rapor: Bizim söylemeye pek dilimiz varmasa da, ABD raporunda “mahkumlara karşı polis şiddeti, yasadışı insan ticareti, siyasi iltica talebinde bulunanların haklarının sınırlanması, cezaevinin kapasitesinden fazla dolu olması, ibadet alanlarına erişimin sınırlanması, vandallık, kadına şiddet, hükümet ve yasama organlarında yolsuzluk ve adam kayırma gibi” iddialardan söz edildi. Biz kanıksamış olsak da, burada olanlar, başkalarının gözünden kaçmıyor anlaşılan…
































