Cumhurbaşkanı seçildikten sonra ilk kez Kanal T’de; Güne Dair stüdyosunda ağırladığım Tufan Erhürman ile programdayken, aklımdan kaç kez aynı şey geçti emin değilim.
Bölgede bu kadar sıcak gelişme yaşanırken, biz yıllardır aynı şeyleri aynı şekilde konuşarak bir yere varabilir miyiz gerçekten?
Bu da beni uzun süredir üzerine düşünüp zaman zaman da paylaştığım “yeni bir söylem, yeni bir anlatı” konusuna getiriyor.
Bunun bir ayağı da aslında aynı dili herkes için aynı şekilde okumamaktan geçiyor. Şöyle ki; siyasal söylem içerikten ziyade aktör temelli değerlendiriliyor.
Bu yaklaşımda söylemin normatif niteliği değil, söylemi üreten aktörün kimliği ve konumlanışı belirleyici oluyor.
Başka bir ifadeyle, sözgelişi benzer derecede milliyetçi, dışlayıcı ya da stratejik bir dil;
farklı aktörler tarafından kullanıldığında farklı meşruiyet zeminlerine oturtuluyor.
Kıbrıs bağlamında bu durum, Güney Kıbrıs liderliğinin iç kamuoyuna dönük milliyetçi mobilizasyon dilinin,
Kıbrıs Türk kamuoyunda çoğu zaman bağlamsal bir iç siyaset refleksi olarak okunmasına yol açarken;
Kuzey’deki siyasal aktörlerin daha temkinli ve çatışmayı tırmandırmayan söylemleri,
normatif barış dili kriterleri üzerinden daha sert biçimde eleştiriliyor.
Buna son örnek, Nikos Hristodulidis’in 21 Aralık mesajı oldu. Rum Lider mesajıyla Güney’deki milliyetçi tabana özellikle de ELAm’a göz kırparak, tarihi gerçekleri eğip büküyor ve yeni bir mağduriyet anlatısı yaratarak bunu siyaseten araçsallaştırılıyor.
Ama Kuzeyde çözüm yanlısı kesimler tarafından bu dil ya “objektif” okunmuyor ya da bilinçli biçimde görmezden geliniyor.
Aynı anda Erhürman, “barış dili kullanmıyor” diye eleştiriliyor.
Hristodulidis’in milliyetçi dili ise neredeyse normalleştiriliyor.
İşte tam burada bir eşitsizlik var. Çünkü aynı sertlik farklı terazilerle tartılıyor.
Oysa Hristodulidis, bu dili kullanırken bir yandan da müzakerelere Crans-Montana’da kaldığı yerden devam etmeye hazır olduğunu söylüyor.
Bu bir çelişki olarak okunabileceği gibi; çoklu kamuya oynanan bilinçli bir strateji olarak da yorumlanabilir.
Oysa bölgesel gelişmeler ve ittifaklar da düşünüldüğünde, bizim tüm bunların dışında farklı bir anlatıma, toplumlar tarafından sahiplenilmiş yeni bir söylem kurgulamaya hiç olmadığı kadar çok ihtiyacımız var.
Öyle ki iki kutuplu ezberlerin ötesine geçen,
hem Güneye,
hem Türkiye’ye,
hem de kendi içimize aynı anda konuşabilen yeni bir söylem.
Sorun Erhürman’ın dili değil.
Sorun, hangi dili kimden duymaya tahammül edip etmediğimiz.
Geçtiğimiz gün bir yazımda,
Kıbrıs meselesinin yıllardır aynı dar sözlüğün içinde dönüyor olduğundan; insanı, kırılganlıkları, gündelik hayatın gerçek yükünü dışarıda bırakan bir anlatıya büründüğünden dert yanmıştım… Oysa adanın ihtiyacı çok daha farklı bir bakış: insanı merkeze alan, riskleri birlikte gören, geleceği ortak kurabilen bir zihin açıklığı demiştim. Bunu hâlâ savunuyorum. Ancak bu; yalnız liderlere bırakılamayacak kadar kritik bir mesele. Halkların ise artık karşılıklı el ense çekmelerden sıkıldığını yüksek sesle söyleme zamanı geldi de geçiyor.
Bu durumda farklı siyasi kaygılarla yaratılan yeni politik söylemlerden önce liderleri ucu açık olmayan ve benzer sonuçla tamamlanması halinde kimin ne alıp ne kaybedeceğini önceden bildiği bir
yeni süreci başlatma konusunda hepimize büyük görev düşüyor. Bu sıkışmışlık içinde aldığımız her nefes boğazımızdaki ilmeği biraz daha daraltırken; panikle çırpınarak değil ama soğukkanlı kalıp hızlı karar alarak bu durumdan kurtulma becerisini gösterebilmemiz gerek


































