Dido Sotiriyu, 60’lı yıllarda Türk kamuoyunca iyi tanınan bir yazardı. Komünist bir Yunan yazarıdır. Üstelik iyi de yazardır. Genelde ikisi bir arada görülmez, ideoloji sanata kurban edilirdi eskiden.
İdeolojiyi ekonomiye kurban edenleri de gördük… Tezgahlarda yalnızca resimleri vardı elmanın, muzun, domatesin… Kendisi yoktu.
İşçinin iktidarının hüküm sürdüğü rejimde işçi sürünüyor, sömürülüyor, karşıdevrim günlerindeki yaşantısını özlüyor, ona meylediyordu! Grev hakkı yoktu, “iç pasaport” almadan bir yerden bir yere seyahat edemezdi. Maden göçünce kaç kişinin devlet yüzünden niyazi olduğu açıklanmazdı.
İşçinin iktidarı, maden işçisine elini yıkacak sabunu, havluyu verememişti.
Fuhuş ve karaborsa almış başını yürümüştü.
Benim merhum dedem bir maden işçisiydi… Muhalefetini edecek olan bunu bilsin de etsin.
***
O esnada dünyanın orta büyüklükte ve orta önemdeki bir başka ülkesinde de koskoca paşanın mahdumu solun onursal lideri oldu.
Buna kargalar bile gülemediler, ar ettiler. Bazı basın mensuplarından çok daha şerefli varlıktı kargalar. Halkla alay edilmeyeceğini iyi bilirlerdi.
Attila İlhan anlatmıştı: 40’lı yıllarda bir akıl hastası tanımış… Adamcağız, “içime ampul koydular, bana gizliden gizliye elektrik verip eziyet ediyorlar, yaptıran da İsmet Paşa” dermiş…
Eh, Milli Şef eziyet ederdi de böylesi değil tabii!
O ideolojinin de gelip takıldığı nokta aynıydı: Halkı dikkate almamak, dinlememek, yok saymak, cahil kabul etmek ve elbet hatasından döneceğine inanmak…
Buna inananlar 75 yıldır bekleşiyorlar işte.
***
Milli Şef devrinin faşist Ankara valisi Nevzat Tandoğan’ın meşhur sözüdür… Tamamını yazalım: “Ulan öküz Anadolulu! Sizin milliyetçilikle, komünizm ile ne işiniz var? Sizin iki vazifeniz var: Birincisi, çiftçilik yapıp mahsul yetiştirmek. İkincisi, askere çağırdığımızda askere gelmek…”
Bu anlayışın yerli temsilcileri de, Kıbrıslı Rum toplumundaki taraftarları ile el ele vererek kardeşliği katlettiler. Kardeşi kardeşe kırdıran bir ideolojiydi bu.
Lafın başında sözünü ettiğimiz Dido Sotiriyu ne diyordu? “Kardeşi kardeşe kırdıranın Allah belasını versin!”…
***
Şimdi burada iki nokta var. Sözü bitirmeden değinelim.
Birincisi, ideoloji dediğin çeşit çeşit ve insana, halka dayanmadığı zaman bunun bir zulme evrilmemesi olanaksız. Rengi her ne olursa olsun.
İkincisi de şudur: Halka dayanmayan hiçbir şeyin yeri ve önemi yoktur. Tayin edici olan halkın arzusu ve sözüdür. Bunun ötesi laf ebeliğine girer.
“Biz” diyorum ya… Mesele bu işte. “Biz”in bir özne olarak varoluşunu görmek. O zaman irade de gelecek, eylem de.
Bu zaman zarfı içinde sizinle söyleşme fırsatı bulduğum için kendimi şanslı sayıyorum. Umuyorum ki bazı konularda sizleri o “biz”in içine davet edebilmişimdir. Dedik ya, gerisi mühim değil. Bana bu imkanı tanıyan sizlere ve başta Başaran Düzgün olmak üzere (Hasan Düzgün’ün değerli çabalarının yeri ayrıdır) tüm Havadis ailesine teşekkür ederim. İyi ki onlarla tanışmışız ve bambaşka bir “biz” oluşmuş.
Sürç-ü lisan ettikse affola.
Ve şimdi elvedalardan bir çelenk…
































