Rahmetlik lider Denktaş KKTC’nin de AB içinde “Birincil Hukuk” hakkına sahip olması gerektiğini savunuyordu. Çok da anladığımız bir konu olmamasına karşın bildiğimizce çözüm aşamasında Kuzey’deki Türk yönetiminin Rum Yönetimi gibi “AB’de birincil hukuk haklarına sahip olmasıydı” söylediği…
Son zamanlarda Cumhurbaşkanı Eroğlu da Kuzey’in Birincil Hukuk hakkına sahip olması gerektiğini söylüyor… Bu söyleminden, Kuzey’in de “Topluluk tüzükleri, Yönergeler ve Kararlar başlıkları altında AB’deki muktesebata aynen Güney’deki önerge ve veto hakları ile katılma hakkımızın olmasını istediği” anlamını çıkarıyoruz…
Tabi Eroğlu bir yandan da “ön koşulsuz masaya oturmaya ve sorunu çözmeye hazır olduğunu” zaman zaman da “iki devlet arasında çözüm olması gerektiğini vurgulamaktadır.”
Buna karşılık temsilcisi Ertuğ “ortak metin” konusunda hâlâ bir ilerleme olmadığını söylüyor… Erdoğan ise “Kıbrıs yoktur Kuzey Güney vardır” açıklamaları ile Rum liderliğini kızdırırken, Ban Ki-moon planıyla ilgili de gözleri kapalı, “getirin imzalayalım…” diyebilmektedir!
DERKEN: Dün sabah gazetelere baktık ve gayriihtiyari “haydaa” dedik! Çünkü Downer eğrile büküle laf ebeliği yapar, bu nedenle Anastasiadis tarafından “Türk yanlısı” olarak suçlanıp “istenmeyen adam” ilân edilirken, bir de bakıyoruz bu tutumundan tornistan ediveriyor!
Ve Anastasiadis’in ağzına bir parmak bal çalarak şu açıklamayı yapıyor: “BM’ler bunca çalışmanın çöpe atılamayacağına, bu nedenle de Anastasiadis ve Eroğlu’undan dört yıllık müzakere sürecinde prensipte alınan kararların da yeniden başlayacak müzakere safhasında kullanılmaları gerektiğine inanıyor…” Siyasi yorumculara göre BM’ler bu tavrıyla “her şey üzerinde uzlaşılmadan hiçbir şey uzlaşılmış sayılmayacağı” ilkesini bertaraf ediyor. Buna karşılık bugüne kadar “üzerinde uzlaşılmış konuların” çözüm için kazanılmış maddeler olarak kabul edilmesini öneriyor…”
NEDİR BU KAZANIMLAR: Anastasiadis’in başından beridir “olmazsa olmazlarım” diyerek söyledikleri… Yani “Tek devlet, tek kimlik (Kıbrıslılık) Tek uluslar arası temsiliyet.” Sadece bir şartı daha vardır: “Öyle iki devletli veya konfederal sistem de olmayacak!” Fakat ve her halde çapraz oylama olacak!.. Sizce bu koşullarda bu müzakereler başlar mı? Adamlar resmen Türk halkına kendi egemenliklerinin altında, azınlıktaki muhtar bir topluluk olmayı teklif ediyorlar. Downer da buna çanak tutuyor! Bu koşullarda görüşmelerin başlaması mümkün değildir… *********** “TÜRKİYESİZ EGEMENLİKTEN” SÖZ EDERKEN, GÜNEY’LE EGEMENLİK PAYLAŞIMI İÇİN UĞRAŞIYORUZ!..
Bir süredir Beşir Atalay ile CTP-UG arasında süregelen soğukluğun, KKTC’nin 30. Kuruluş Yıldönümü törenlerinde karşılıklı hoşamedilerle giderildiği haberleri salındı… Hatta Ankara’nın ısrarla uygulanmasını istediği Ekonomik Paketin de 2014 yılına sarkıtılması konusunda mutabakata varıldığı söylendi.. Artı 13. maaşlarda da sorun yokmuş dendi…
Halkın bu haberler karşısında nasıl tepki gösterdiğini bilemiyoruz: “Oh be nihayet el sıkışabildiler, aman ne iyi ettiler” mi demiştir? Yoksa, “Hadi gitsinler işlerine, bunlar da dayanamadı, el öptü” yorumlarına mı yatmışlardır?
PEKALA AMA NEDEN? Başından beridir söyleniyoruz: “Gerçekten Kıbrıs Türk yönetimleri olarak Ankara ile sürtüşmek zorunda mıyız?” Türkiye dışında bize güvence sağlayacak bir ülke var mıdır ki? “Kıbrıslı Türkler pek ala da Rumlarla bu güvenli ortamı tesis edebilirler” diyorsanız, 1960’da da becerilemedi, sonrasında da! Buna karşılık neden Türk halkı bünyesindeki bir kesim, “Türkiyesizliği” savunuyor?
…Geçtiğimiz gün TDP’nin 4. Olağan Kurultayı’nda görevi Çakıcı’dan devralan Cemal Özyiğit de soldaki tüm parti ve STÖ’nün artık genel tutumları haline getirdikleri “Türkiye’ye çatma yahut laf kondurma” klasiği haline gelmiş politikalarının gereğini sürdürerek fakat bu kez yerli yerinde bir “doğruya” vurgu yaparak şöyle dediydi:
“Kıbrıslı Türklere Ankara tarafından, göbek bağı ile bağlı bir bebek muamelesi yapılmaktadır…”
İşte sorunun esası diyoruz! Başından beridir “Anavatan-Yavruvatan” diye diye gerçekten Kuzey Kıbrıs “anası tarafından emzirilen bir yavru olmaktan” kurtulamadı! Ki biz buna “grak dedik miydi su, gruk dedik miydi et” diyorduk… “Al parayı sesini kes. Ancak bana da biat et politikası!”
Bu politikadır ki Kıbrıs Türk halkını bıktırıp usandırdı. Kırk yıl çözümlük içinde Ankara’ya muhtac’ı dide kalmanın huzursuzluğu bir yana üstelik siyasi açıdan da berbat ilişkiler ortaya koydu.
MESELA: Başından beridir ne diyorduk? “Dünyada ilk kez Türkiye dışında bir Türk devleti…” Olamadık bir yana… Olmamız için siyaset yollarını açması gereken Türkiye, “nüfus ve para politikası ile Kuzey’i sadece gücendirmekle kalmadı. Kıbrıs Türk halkının kendi egemenliğine sahip çıkması için açmaya çalıştığı kanallarını da tıkayarak dumura uğrattı!”
Pekala ama buna karşı biz ne yaptık? “Türkiye’ye kızdık, elini yakamızdan çeksin dedik. Sonra da döndük parasından lahmacununa kadar nesi var nesi yok, her bir şeyini bünyemizin asli unsurları yaptık! Fecaatın en katmerlisini de bizi “göbek kordonu ile kendisine bağlı bebek” olarak tanımlarken, bu bağı koparmanın mücadelesini “ayrı devlet sahipliğinde” değil, Rum’la bağımlı hale geleceğimiz Birleşik Kıbrıs politikalarında aramamız oldu! Dünyada Devlet olmak istemeyen tek etnik halk durumuna düşerken de adadaki güvencemizi Rum’la oluşturacağımız Federasyonla izah ettik! Tabi olmadı çünkü o zaman da Ankara “benim” dediği Kuzey’e Türkiye çıkarları açısından sahiplik koydu…
Hep söyleriz: Kıbrıs gibi siyaset sahnesi hiçbir yerde kurulmadı! Buna karşın her zaman yazdığımızca artık “bunları” Ankara ile ciddi ciddi tartışmalıyız. Anlatırsak anlar…
********** SAKIN OLA “KORKU TOPLUMU” HALİNE GETİRİLMEYELİM”
Geçen hafta Havadis Gazetesi’nin manşetine çıktıydı: *İlkokul çağındaki öğrenciler ders saatlerinde internet kafelere gidiyor, fosur fosur sigara içiyor hatta belki esrar da kullanıyorlar…
*Geçen gün bir haber ulaştırdılar: DAÜ’deki Afrikalı öğrencilerden bazıları açıktan süper market önlerinde yahut ötesi eğlence yerlerinde esrar satıyorlarmış…
*Yine geçen akşamın birinde yaşları on sekizli 20’li Kürtlerden bazıları bir dalaşma sonucunda henüz liseye giden bizim Kıbrıslı öğrencileri hastanelik edene kadar dövdüler…
…Gitgide “gençlik sorunları” türlü çeşitli olaylarla sarmalanarak dikiliyor ki bir veli bana şunları söyledi: “Çocuklarımız iyi eğitim alsınlar diye hem maddi hem de manevi her türlü fedakârlığa katlanıyoruz. Fakat bu fedakârlığı, ülkeye gelen ne üdüğü belirsiz insanların şu veya bu nedenlerle çocuklarımızı dövsünler diye yapmıyoruz… Ya maazallah bıçaklasalar yahut kurşunlasalardı!..”
Bakın açık yazalım. İnsanlarımız “yetiştirmekte oldukları çocuklarının başlarına bir işler gelecek diye ölesiye korkuyorlar..” Devlet okulları çöktü! DAÜ gibi üniversite sırf bütçe denkleştirme kaygısında neredeyse Afrika’nın Baluba kabilesinden öğrencileri de üniversiteye kaydedecek! Ne seviye kaldı ne kalite!
Çok kısaca memleket kevgire döndü ki gerekli tedbirler alınmadığı için artık yollarda bellerde “korku ve terör salınıyor.” Dikkat diyoruz. Çünkü olaylar olup felâketler yaşandıktan sonra alınacak tedbirlerin tırnak kadar önemi yoktur…

Önceki Haber
Sonraki Haber

























