Dünya yeni bir yılı karşılamaya artık hazır. Çoktan hediye paketleri, içkiler, yiyecekler, çam ağaçları hazırlandı. Sokaklar ışıklandırıldı. Kutlamalar, resepsiyonlar veya iptaller, ertelemeler…Bizim zamanımızda Noel Baba’dan hediye beklemek, inanmak falan yoktu ama olsaydı sanırım o da yine zengin ülkelerin çocuklarının Noel Babası olurdu. 2017’nin Noel Babası listesini hazırlarken bazı ülke çocuklarına torpil yapıyor. Ren geyikleri hava yolunda ülkelerin üzerinden kimine hediye, kimine ise bomba, silah, umutsuzluk dağıtıyor. Pek çok insanın insanlığını unuttuğu gibi o da neden unutmasın Filistin’i Bosna’yı, Afganistan’ı, Suriye’yi…Türkiye’de her gün patlayan bombalar. Kan, kin, dehşet, vahşet…
Kimse kusura bakmasın ama bu yeni yıl ne kadar kutlu olabilir bize? Geçen yıllarda buna benzer nice yazılar yazdık. Gülüşlerimiz kursaklarımızda kalıyor. Gülmeye utanıyoruz
Bu olanlar tam da Edip Cansever’in “Mendilimde Kan Sesleri” şiirinde anlatılanları hissettiriyor insana. “Bir mendil niye kanar?” sorusunu sorup duruyoruz bu manzara karşısında:
“Her yere yetişilir
hiçbir şeye geç kalınmaz ama
çocuğum bağışla
Ahmet abi sen de bağışla”
Her yere yetişilir derse de şair, biz yetişemiyoruz oysa gecikmişliğimize… Çocuklarımızın geleceğine koşamıyoruz. Zamanında olmamız gereken yerlerde değiliz. Çocuklarımıza şiirlerde bile bağışla diyen yüzümüz kalmayacak bu gidişle…
“Boynu bükük duruyorsam eğer
içimden öyle geldiği için değil
ama hiç değil…”
Boynu bükük duruyorsak bugün, rahat evlerimize “bize dokunmayan yılan bin yaşasın” diyerek, tükene – tükete geldik bu günlere.. Ah be Ahmet abi, ah be Edip abi, oysa “insan doğduğu yere benzer” değil mi? Biz ne kadar da benziyoruz buralara. Nasıl da yazamıyoruz, yürüyemiyor, koşamıyor, nefes alamıyor, uçamıyoruz… Baksana Edip abi biz daha çok “yaşamıyoruz…”
“O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer
suyunda yüzen balığa
toprağını iten çiçeğe
dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine”
Benzer ya, nasıl da Mesarya Ovası gibi yanmakta şimdi için için bu ada? Nasıl da yasemini, nergisi düşman-düşman bakar avlularda? Nasıl da suyu kesik, toprağı çorak buraların?
Mesarya’ya benzer ya insanı buraların, susuz ve kurak…
Mağusa’ya benzer, yabancılaşan insanıyla, kapısı içerden kapalı.
Lefkoşa “şeher”e benzer en çok, sokaklarında yasemin kokuları yok, yaşam bir çöp istilası…
İnsan yaşadığı yere benzer elbet!..
“Camcının cam kesmesine, dülgerin rende tutmasına
öyle bir cigara yakımına, birinin gazoz açmasına
minibüslerine, gecekondularına
hasretine, yalanına benzer”
Benzer ya benzemez mi Edip Abi? Terzi Osman’ın biçtiği kumaşın bize benzeyen biçimine?
Benzemez mi Cemal Usta’nın ayakkabıları tamir ederken yürünecek yolları uzatan özenine?
Şoför Necat’ın güvenli otobüslerindeki mutlu öğrenci yüzlerine, söyle benzemez mi bu topraklar?
Dülger Ersoy’un bir zamanlar yaptığı oymalı, emekli eşyaların süslediği o mutlu evlere benzemez mi?
Hüdaverdi’nin şarkılı, türkülü, öykülü kestiği saçlara da mı benzemez yoksa buralara?..
“Anısı işsizliktir
acısı bilincidir
bıçağı gözyaşlarıdır kurumakta olan
gülemiyorsun ya, gülmek
bir halk gülüyorsa gülmektir”
Gülemiyoruz ya! Gönülden kutlayamıyoruz yeni yılı, bayramı. Sevindiremiyoruz yürekten çocuklarımızı. Balolara, yemeklere gitmeye yüzümüz yok! Gülemiyoruz ya göbek atacak iştahımız yok.
Sen, “Ne kadar benziyoruz Türkiye’ye” derken Edip Cansever, biz ne kadar da benziyoruz buralara… Barış şarkılarına kan karıştıran, kin kusan o korkunç kalabalığa; o ruhsuz kandırmacalara, mantinli ayrılmalara, neme lazımcılığa… Ama yine de:
“Umudu dürt
umutsuzluğu yatıştır”
diyen cümleler kurmak zorundayız çocuklarımıza. Çünkü biz “hayalsiz yaşıyoruz nerdeyse” bu topraklarda. Gülemiyoruz, bayramları kutlayamıyoruz, çocuklarımıza rahatça elimizi öptüremiyoruz. Bayram şekerleri kursağımızda kalıyor. Çünkü “gülmek bir halk gülüyorsa gülmektir” bizim TAKVİMİMİZİN BAŞLANGIÇ NOKTASINDA!
Şiir alıntıları: Mendilimde Kan Sesleri – Edip Cansever
——————————————————————————————————
ÂN İTİBARIYLA MUAMMA
zorun sıratında ne çok hayat ne çok karşılaşma yaşadım
hiç bu kadar yakından görmemiştim tanrıyı ve devleti
ömrü rica minnet teslim olarak geçen insanı hiç bu kadar
kalbimi gördüm, annesinden dil emen çocukları gördüm
alkışı dua sananları hiç bu kadar yakından
dişleri boğazında olanları, kabahatleri üstüne almayanları
sanki ömrü uzuyor nefesi kısalıp uzaktan bakanların
iyi şiirler ey şuara, iyi seyirler ey ahali
insanlar öldükçe ömrü ve kelimeleri uzuyor sananları
hiç bu kadar yakından görmemiştim
şiirleri aleyhlerine şahitlik yapan şairleri
şiirin ayrı şairin ayrı, devrimin ayrı devrimcinin ayrı
ölümün ayrı hayatın ayrı mahkemelerde yargılanacağını sananları
hiç bu kadar yakından, görmemiştim hiç!
bir masalın sonu, hiç bu kadar muamma…
Sezai Sarıoğlu
—————————————
BANA DOKUNMAYAN YILAN
Çok çocuk öldü.
Çok çocuk yetim kaldı.
Ölümden habersiz bir çocuk, oyunmuş gibi gösterip babasının tabutunu;
“bu benim babam” dedi yanında oynayan çocuğa, devam etti sonra oynamaya, çocuk…
Ölü kadın bedenleri sokaklarda kaldı.
Kanı üzerinde kurudu, öyle çürüdü.
Hangi taraftan? Hangi taraftan olduğunun ne önemi var?
İnsanın insana karşı tarafı mı olur? İnsansa aynı taraftandır.
Kim ölmüşse, hangi taraftan ölmüşse, o taraftandır, insansa geride kalan…
Bunlar sabaha kadar yiyip içerler.
Noel’i de kutlarlar, Kandil’i de imansızlar.
Sen bunlara kutlanacak birşey göster, biraz da eğlence serp üstüne, bir paça da sevap. Tamamdır bunlar…
Bin yıl önce bunların dedesi, kendisine dokunmayan yılana bin yıl ömür dilemişti.
İşte bu yılan o yılanın yavrusu, bu insanlar da o dedenin torunu…
Mehmet Elçi
—————————————————————
HAYAT
Günler yarına gebe
beklerken aydınlık sabahı,
yarının öyle bir doğar ki
öpersin dünlerinin yaşanmışlığından
sancısından kavrulursun
ikiye bölünür bedenin ağrıdan ,sızıdan
pare, pare dağılırsın
Ve ölümle çarpışır tüm hücrelerin
Ki öksüz kalma korkusu “yarınlarının”
Dününden bir parça düşer şah damarına
akar süzülür dolaşır bedeninde
habersizce büyür hiçden bir “umut”
emer kederlerini kalbinden ÇOCUK
yeşerir solmuş göz pınarlarında
yeniden, yeniden yeniden “HAYAT”…
































