Kimlik dairesine gidip su faturalarını ödemek, oradan da su dairesine geçip elektrik borcunu halletmek istiyordu ki gittiği yerlerde güler yüzle ve anlayışla karşılanıyordu…
…
Belediye ile arası pek iyi değildi, gidip çöplerin toplanması konusunda bilmem kaçıncı defa şikayetçi olacaktı.
Çöpler her toplandığında, çöp aracının arkasında pis sular akıyor, o pis sular tam da kapısının önünü kirletiyor ve günlerce rezillik yaşıyordu.
İlk fırsatta gidip durumu Dışişleri Bakanlığına şikayet etti, hem sözlü hem de yazılı olaraktan.
Bakanlık derhal harekete geçti…
…
Herkes gibi o da Kıbrıs meselesinden dert yanıyordu.
Ne olacaktı bu işin sonu?
Dedesi de babası da, ma aile, aynı soruyu sormuşlardı yıllarca.
Çözümün federasyon şeklinde olacağı üzerinde her iki taraf anlaştığına göre, bu mesele neden onca yıl çözülemiyordu?
Bir gün kafası iyice attığında, gidip Ulaştırma Bakanlığının önünde yaftalı eylem yapıp, ilgili bakanlıktan acil çözüm istedi; bizzat Bakanın kendisine “bizi çözüme ancak sen ulaştırabilirsin” diye seslendi.
Anlayışla karşılandı.
Gerçekten de çözüm ulaştırmanın işi olmalıydı…
…
Her Maraş meselesi açıldığında aklı karışıyor,
Her kafadan bir ses çıktığından kendi kafasını kullanmakta zorluk çekiyordu.
İyisi mi meseleyi bilen kafalı birisinden görüş almaktı.
Bir gün devlet hastanesine uğrayarak başhekimden meselenin aslını öğrenmeye karar verdi.
Cerrah olan başhekim onu memnuniyetle dinledi, birbirlerinden çok şey öğrendiler.
Mağusa’da St. Nicolas Katedrali (Lala Mustafa Paşa Camii) ile Lefkoşa’da Ayasofya Katedrali (Selimiye Camii)’nin tapularının kimin üzerine olduğu konusunu Venedik arşivlerinden araştırmaya karar verdiler.
Limasol ile Baf arasında Templar Şovalyeleri tarafından işletilen ve Comnandaria şarapları üretilen ünlü Engadi bağları arazisinin hangi Osmanlı Paşası adına vakfedildiği üzerinde durdular.
Vakfedilmiş miydi, edilmemiş miydi?
Yoksa doğrudan Sultan malı mı olmuştu?
Evkaf mallarının Venedik döneminde olup olmadığı konusu ile son Kraliçe Caterina Cornaro’nun malları konusunu ise ( ki Venedikte de var) sonraki toplantılarına bırakarak el sıkışıp ayrıldılar…
…
Memlekette sürüp giden adi olaylar karşısında sinir krizleri geçiriyor, “memleketin içine sıçtılar” diyerek çareler arıyordu.
Cinayetler, tecavüzler, hırsızlıklar, dolandırıcılık alıp başını gitmişti.
Sırf bu yüzden başağrıları çekiyor, geçmiş güzel dönemleri hatırlıyor, hatıralara batıp çıkıyordu.
Hatıra nöbetleri artınca dayanamayıp Eski Eserler Müdürünün kapısını çaldı.
Bu meseleyi çözecekse ancak eski eserler çözebilirdi.
Ona memleketin ne hale geldiğini hatırlattı ve eski eserlerin bu nüfus politikasına bir çare bulmasını istedi.
Bugüne kadar birçok buluntuyu günışığına çıkaran Müdür, bu işi de günışığına çıkaracağına dair söz verdi…
…
Kıbrıs meselesini görüşen görüşmecilere de asapları bozuluyordu.
Her gelen meseleyi kendisinin çözebileceği vaadiyle geliyor ancak olmayınca hayal kırıklıkları yaşanıyordu.
Bir gün mahalle muhtarına giderek veryansın etti, neden koltuk sahibi olunca her şeyin tersini yapıyorlar diye.
Muhtar memnun olmuştu, cumhurbaşkanlığı makamına aktarılacak bir konunun kendi makamına aktarıldığı için.
Birlikte Kıbrıs meselesi üzerine iyice kafa patlattılar.
Muhtar çözüm konusunda heyecanlıydı…
…
Nere gitmişse güler yüzle ve anlayışla karşılanmıştı.
Doğru yerlere gitse ne olacaktı ki!
































