1950’ler ve sonrası Mağusa’sında bütün dünyamız “kale içi” kadardı..
Bir iki millik çevresini gün on iki saat turlarken bütün yolları ya Mağusa Kapısıyla Cambulat kapısına çıkardı yada çok sonraları İngiliz’in hisarı delip yıkarak açtığı Liman tarafındaki Yenikapı’ya!”
Biz çocuklar Mağusa’nın kalebentleriydik..
Akkule mahallisinden bir adım ötedeki “Çarşı meydanına” (Namık Kemal Meydanı) iki üç adımda vardık mıydı kendimizi Lefkoşa’ya gitmiş gibi hissederdik! Hani köyden indim şehere misali!
Oranın Mağusalı çocuklarına, sahip oldukları çarşı meydanını çepeçevre saran kahvehane ve bakkal dükkânları yanı sıra, kebapçılar humuscular meyhaneler külliyesinin o nabız gibi atarken yaratılan cıvıl cıvıl hayatiyetine, biraz da hasetle bakardık!
Biz Akkule mahallesinin fukara ve gariban çocuklarıydık.. ***
Fakat biz öylesi kale içi çocukları derbeder değildik! Sokak çocuğu da değildik.
Ağabeylerimizin koltuk altlarında yetişirken sadece onların korumalarında olmazdık..
“Yönlendirilirken yönetilirdik” de! O yılların değerler ölçütlerinde türlü çeşitli toplumsal faaliyetleri gerçekleştirirlerken, biz sonradan “görevi” devralacak çömezleri olarak hep yanı başlarındaki yardımcılarıydık.. ULUSAL günleri kutlama hazırlıklarından bayramlarda evlerimizin önlerini hurma mersin dallarıyla süslemeye varıncaya kadar ağabeylerimizin emirlerine amade birer çırak gibi yapardık söylenenleri… ***
MÜTHİŞ bir toplumsal ve tabi sosyal eğitim öğrenim olmalıydı. Sorumlulukla görev bilincini biz çocuklar daha o yaşlarda kazanırdık..
VE AYIPTI! Okullar kapandı mıydı biz çocuklar ya bir dülger demirci yanına giderdik yada az yetişkinlerimiz inşaatlarda çalışmaya.. Çalışmamak ayıptı!
Daha bir serpilip büyüdükte o yıllarda her Mağusa’lı çocuğun mutlaka kara asvalt rıhtımına terini boşalttığı Limanında başlardık çalışmaya..
AKLA gelen eşyayı yükü ya ambarlardan vapurlara taşırdık ya vapurlardan ambarlara…
Yetilip yetişip liseli olduğumuzda artık sadece harçlığımızı değil, okul duhuliyemizle sırt başımızı derler, ayağımıza da ayakkabımızı alırdık..
Yavaştan yavaştan “adam” olmayı hissederdik!
***
SONRA daha büyüdük ve Mağusa küçüldü! Dünyamızın dışında Maraş vardı.. Lefkoşa, Leymosun, İskele.. Sonra Ankara İstanbul girdi hayatımıza..
RAHMETLİK Selçuk Saltuk ve biz arkadaşlar işte o dönemlerde geldikti bir araya..
HEMEN hemen ayni yaşın gençleriydik. Ayni hayatların, ayni kaderin, ayni ideallerin…
Ağabeylerimizden devraldığımız “mirası” artık bir zamanların çocukları olan biz gençler yüklenmeye başladıydık..
Hayatta kalanlara uzun ömürler ölenlere Allahtan rahmet dilerim.. Bizler bir “ekiptik.” ***
ŞİMDİ çoğu öldü biz Mağusa’lı liseli ve üniversiteli öğrenciler “gençliğin” dinamizmiydik..
Okullar kapandı mıydı “tiyatrolar sahneler” ulusal günlerin kutlamalarına katkıda bulunurduk..
Yine ağabeylerimizle birlikte ama bu kez söz ve emek hakkında…
***
İŞTE BİZ ARKADAŞLAR… Selçuk Saltuk, ayrılmaz arkadaşı ve arkadaşım Kaya Altınkaya, Bazen Eşber Serakıncı, Rahmetlik Yıldıray Fenercioğlu, Arif Gürbüz, Harmani, Rahmetli Mustafa Nuri…
Ve üç kız kardeş: Neval, Şenel Birsel..
Her yıl yaz tatillerinde birlikte “tiyatrolar” sahnelerdik..
O yıllarda “kale içi” insanları gerçek anlamda “kalebentti.” Mağusa ahalisi için öylesi sosyal etkinlikler bayram seyran havasında geçerdi..
“Suflör” sesi sinemana salonunun en arkalarında bile işitilirken, sahnede en dramatik eserlerde bile tam anlamıyla bir tulûat havası eserdi!.
Kendi adımıza tiyatro yapmışlığımız, bilet satışlarından elde ettiğimiz paraları bölüştüğümüz de olduydu.. Türkiye’ye giderken masraflarımızı o paralarla karşılardık..
BU arada rahmetlik Hasan İskeleli (Korudağ) ile Hüseyn Akil Hoca’yı, İsmet Kotak kardeşimizi minnet ve saygı ile anmalıyım. Hep yanımızda hep yardımımızda oldulardı.. ***
…SELÇUK SALTUK arkadaşımla ne çok samimiydim ne uzak.. 1959’larda Ankara’ya gidişimde onu Tren garında Kaya Altınkaya ile karşımda bulunduydum..
Meğer üniversitelerin yeni ders yılına başladığı dönemlerde zaman zaman zaman gara gelirler henüz yol sokak bilmeyen Kıbrıslı öğrencileri tespit edip ellerinden gelen yardımı yaparlardı..
Mesela beni o günlerde Anıt Tepedeki Kıbrıs Talebe Yurduna yerleştiren Selçuk Saltuk ve Kaya olduydu..
***
SELÇUK SALÇUK arkadaşım Ankara’da Veterinerlik Fakültesin’deydi. O zamanki Ziraat Fakültesiyle ayni kampustaydı..
Zaman zaman uğrar yarenlik ederdim. Zaten yaz tatillerinde nasılsa Mağusa’da buluştuğumuzdan o yıllarda bizim için “uzak” sayılan Dış Kapıya çok sık gitmezdim..
***
SONRA gerçekten büyüdük.. Her birimiz bir yerlere savrulduk. Selçuk mesleğine Mağusa’da, ötesi yörelerde de devam etti..
…UZUN süredir kardeşi Ziraatçı Mehmet’ten haberlerini alırdım. Selçuk nasıldır derdim.. İçine kapandı derdi.. Gece gündüz yatar falan..
Geçen hafta “ölüm haberini” gördüm gazetede.. Hep öyle olduğunca hayatımdan bir “hatıra” daha koptu.. Onunla ilgili hatıralarımdaki tüm güzel ve aydınlık günler bir an kararırken fısıldadım: “Demek buraya kadardı Selçuk gardaş!”
Selçuk Saltuğ’a Allah’tan rahmet ailesine başsağlığı dilerim…
































