Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Bedel ödemeden olmaz: (Kıbrıs Türk halkı çok bedel ödedi! Devlet olacaksa yine ödemek zorundayız!)

İsteyenin yüzü bir kara vermeyenin bin kara!  Sabahtan akşama akşamdan sabaha “istiyoruz!” 
Aş, iş, para! Demokrasi, özgürlük, egemenlik!  Temizlik tertip! Barış çözüm! Sağlık afiyet! Eğitim öğretim! İstikrar huzur! Bol kazanç  bol mama!  Çok turlama az hırlama!  Grak dedik miydi su gruk dedik miydi et!   İyi yöneticiler dolayısıyla iyi yönetim! Çözüm  hemen şimdi!..
Pekala tüm bunları isterken  istediklerimize ne kadar layık olduğumuzu düşündük mü? Çünkü “Allah bir verene bin verirmiş!” 
ZAVALLI BEKTAŞİ:  Cebinde bir akçe,  midesinde ekmek kırıntısı bile yok, aç bilaç camiye gitmiş!  İmam hutbede vaaz veriyor!  Ve diyor ki “ey cemaati ümmeti. Allah bir verene bin verir…”
İşitmiş ya Bektaşi bu lafı,  camiden çıkarken cebindeki  bir meteliği de  kapıdaki dilencinin avucuna atmış. Değil mi “bir verirse bin alacak!”   Karnı aç,  para yok,  düşmüş yollara! Açlıktan  bağırsakları da  bükülmüş,  kabız olmuş! Sallan yuvarlan yürü yürü derken,  onca yürümek yaramış,  kakası gelmiş…  Geçmiş bir çalının arkasına,  başlamış ıkınıp  sıkınmaya.  Bir yandan da elleriyle çalıyı sıkıca kavramış ki acısından çekmeye…  Sonunda ıkına sıkına yapmış ama kanlı!  Ve tam  “oh rahatladım”  diyecekken can havliyle çektiği çalı sökülüp kalmış elinde!  Bektaşi kıç üstü yere düşerken bir de bakmış ki  çalının kökünde  bir desti, içi altın dolu değil mi?…  Ellerini havaya kaldırmış,  “ey Allahım demiş, bir verene bin vereceğini söyledin ama kan sıçırtarak vereceğini söylemedin!”
1963’LERDEN KALMADIR BU FIKRA:   1963’te  Kanlı Noel’le başlayan Rum saldırıları devam ediyor. O yılların askeri sorumlusu “Hazır Kuvvet” dedikleri ve eski TMT’cilerden oluşan  yüz kişiyi bile geçmeyen birlikler kuruyor…  “Hazır Kuvvet”  Birliklerinden biri de  Türk Ocağı’nın üzerindedir. Yirmi dört saat teyakkuzda beklemektedir. Mücahitler ise hem gelişmeleri izlemekte hem de  “Türkiye ne zaman gelecek” diyerek türlü çeşitli yorumlar etmektedir. Derken polis çavuşu  rahmetlik Hasan İskeleli (Korudağ)  bir gün yine “Türkiye geldi gelecek” konuşmalarının arasına girip o yukarıdaki Bektaşi fıkrasını anlatır ve ekler:  “Be arkadaşlar tabi ki Türkiye gelecek.  Gelecek ama kan s….rak”  gelecek!”  Aradan yıllar geçer. Ta 1974’leri görene kadar!  Ve Türkiye gelir ki tam Hasan Korudağ’ın söylediğince!
ANCAK:  “İstemek”  yetmez!  Bedeli ödenmeden hiçbir şeyin elde edilemediği  gerçeklerde ne   insanlar kazandı ne de uluslar!  “Var olmanın”  ödenmesi gereken bir diyeti vardır.  Kan kusma pahasına da olsa önce o diyet verilir… 
OYSA: 1974 sonrasına lütfen bir bakın!  Evet  TC ta gelsin perperişan olduktu!  Evet TC geldikten sonra da beraberinde getirdikleri ile başımız ağrımıştı!  Evet Türkiye ile birlikte vesayet dönemi de başlamıştı! Evet beklediğimiz çözüm de gerçeklemediydi?       FAKAT:  Elinizi vicdanınıza koyun ve itiraf edin: 1974’den sonra önce ganimet, sonra rant ekonomisi,  ardından Rum’un mülkünü yasal yoldan kaparozlamak için  “puan” icatları ve tabi siyasete bulaştırılan popülizmle partizanlık,  sosyo ekonomik hayata egemen olan rüşvetle yolsuzluk…  Ve hiç değişmeden,  hep, “Türkiye versin biz yiyelim  Yönetimleri…”  Kimin eseriydi?
Kurduğumuz Devleti bile Rum’un Birleşik Kıbrıs’ı uğruna ilga edecek bir siyasi anlayışın heyamolasında  hangi  “varlık savaşımından söz edeceğiz”  ki?  Oysa bu halk bugünlere varmak için kan  s….tı,  kan!        

  **********  

    Güzelyurt-Lefke- ve geleceğin Kuzey’i  (İade edileceklerle elimizde kalacakları şimdiden bilmeliyiz!) 
  Bundan bir yıl kadar önceydi. Bir arkadaşla Güzelyurt’a uzanmışken Lefke’ye de uğradıydık. Öncesinde gitmişliğim olduğu için istemeden ve her halde merak saikiyle dünün ve bugünün Lefke’si diyerek bir  kıyaslama yapmak gereğini duyduğumda,  “gelişmemişliği” nedeniyle üzüldüydüm! Bırakın kent havasını (ki hangi  kentimizde vardır o hava)  kasaba oluşu bile taşıyamayacak bir  yöre buldumdu karşımda. 
Ancak:  Asude, yeşiller içinde yüzen,  bir yöre… Bu tip doğa harikası yerlerimize de sahip çıkamadık!  Ya Lefke gibi tarafına bile dönüp bakmadan kaderlerine terk ettik yahut   Girne Lapta gibi kanlarına girdik!
Bilir misiniz?  1974’ten sonra Kuzey’in sahibi olduğumuzda belki  elimizin altında bakir bir coğrafya yoktu. Rum da bizden farksız hoyratlıkla pek çok yerleşim yerinin  altından girip üstünden çıktıydı! Plansız programsız yapılaşmalar da vardı,  inşaatlar için harcanan ekilebilir topraklar vardı!  Devraldığımızda 15 bin dönüm narenciye bahçesi vardı ve hem su kıtlığı  nedeniyle  hem de Turizm amaçları uğruna bu bahçeler kurumaya terk edildiydi…  Sonuçta o Maraş  devasa bir turizm kenti olduydu ama sahiline diktiği çok katlı otelleri nedeniyle öğleden sonra plajları güneş görmüyordu! Ve tabi budalalık ancak bu kadar olurdu!
Biz de 1974’den sonra önce Girne’ye kıydık! Ardından Mağusa’ya!  Neyse ki Karpaz ile Güzelyurt yörelerine çok zararımız dokunmadı!  Üstelik hâlâ elimizde bu yörelerin “nazım planlarını”  yapma fırsatımız vardır.
SÖYLEMEK İSTEDİĞİMİZ DE BUDUR:  Fakat önce   “iade etmekten başka kalmayan çaresizliğimizle  hangi bölgelerin Rum tarafına verileceğini bilmemiz gerekir.”  Mesela Güzelyurt!  “İade edecek miyiz etmeyecek miyiz?” Annan planı ile verdiydik! Şimdi üzerinde ödünler vereceksek o halde Güzelyurt yolcu Abbastır!  “Hayır asla” falan demeyin. Çözüm uğruna daha niceleri gidecek elden…
O ZAMAN LEFKE BUGÜNDEN İHYA EDİLMELİDİR:  Eğer Güzelyurt umutsuz vaka ise ve iade edilecekse  bu kez Lefke’yi  daha şimdiden geleceğin Kuzey Kıbrıs’ında “kalıcılığına” bir kent olarak  hazırlamak gerekir…   Yok, Güzelyurt verilmeyecekse Lefke’yi doğasını bozmadan cicim bicim bir yeşil yöre olarak yeniden yaratmak gerekir…
Hastane olayı ile İlçe olayına bir de siyasi sorunun gelecekteki değişimleri açısından bakmalıyız.  Ki bu tip benzeri yığınla sorun vardır!
      **********
Kısaca takılığım: (Allah bize bir Cumhurbaşkanlığı seçimi daha nasip etti!) 

Nitekim Eroğlu’nun da Cumhurbaşkanlığı’na adaylığını açıklaması ile “milli takım” belli oldu. Şükürler olsun!     DERVİŞ EROĞLU YİNE KALEDE:  Geçmişten gelen futboldaki yeri  ile   kalede Eroğlu var.   Bu görevden kaçamazdı çünkü karşı tarafın taktiği    belli oldu.  Bundan sonra bütün muhalefetin  şutları  “Eroğlu’nun kalesini hedef alacak!”  En büyük desteği  UBP… Zaten UBP demek Eroğlu demek,  Eroğlu demek UBP demek!
SOL KANATTA SİBEL SİBER VAR:  Atağa Sol’dan çıkacak. Şimdiden ısınma turları atıyor, o köy benim bu festival senin, gülerek ve söyleyerek dolaşıyor.  Çalıştırıcısı ile destekçisi  tabii ki CTP kurmayları.  Taraftarlarının ne yapacağını şimdiden kestirmek mümkün değil ama  her halde onların da  desteğini alacak.   Kadın oluşu en büyük avantajı.  İlk kez bir Kadın Başbakan, Meclis Başkanı oluyor sonra da   Cumhurbaşkanlığına adaylığını koyuyor.    Ya seçilirse!  İşte bu merak:  “Acaba bir kadından nasıl Cumhurbaşkanı olurdu!” Doğrusu Siber’in de şansı büyük!
MUSTAFA AKINCI:  UBP’nin adayı Eroğlu! CTP’nin adayı Siber!  Akıncı kimin adayı?  Halkın adayı  ise UBP ile CTP’den yoksun bir halk! TDP’nin sembolik adayı ise işi nanay!  Buna karşın tabi ki Eroğlu’nu bombalayacak! Zaten Eroğlu da bunun için kalededir!
KUDRET ÖZERSAY:  Adaylığını açıkladıktan sonra açıklamaları ile siyasi değerlendirmelerini  beğeni ile izliyorum. Özellikle KKTC-TC ilişkileri konusundaki görüşlerine  “evet böyle olmalıdır”  diyorum…  Buna karşın bağımsız  aday olarak şansının olmadığını bilen Özersay, belli ki kendini Cumhurbaşkanlığı’na değil, milletvekilliğine hazırlıyor.  Cumhurbaşkanlığı kampanyalarını da kendini halka  tanıtma fırsatı olarak kullanıyor.  Şansı genel seçimlerde açılacak.  Ha şimdi ne mi yapacak? “Ben işte buyum”  diyecek siyasi ve ekonomik görüşlerini ortaya koymakla yetinecek!.. Haydin Cumhurbaşkanlığı seçimlerine!