Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Bayramlık sohbetimdir (Bayramlar gibi olsun hayatlar ve insanlar…)

“Bugün Ramazan Bayramı. Bir diğer adıyla  Şeker Bayramı.”  Bu güne kadar bu cümleyi gazete “köşelerinde”  kaç kez yazdığımı düşündüm. Kırk yılı aşkın bir süre işte! Demek ki yarım asra yaklaşmışız,  önce “Ramazan”ı    hemen ardından iki ay on gün sonra gelen    “Kurban bayramlarını”  yazmışım. Ki ilk yazmaya başladığımda “çocukluğumun bayramlarını” anlatırdım. Yıllar gelip geçer ve kırk yılı aşan bir  zaman sürecinde bayramlarımız  hayatımıza kazınırken, tabi ki o anlatımların da şekli şemaili değişiyor. Gençlik,  yetişkinlik  şu veya bu şekilde bir mesleğin sahibi”  oluş derken… Eskidikçe değişen elbiseler gibi gitgide  biz de eskimekteyiz işte!
VE SONRA:   Ömür yolumuzda  sınır taşları gibi dizi dizi dizilmişlikleriyle  gelirler!        Dilimizde hep o kırık cümle:       “Ah o eski bayramlar”  özleminde!            Ve sonra sonra  daha bir ilerlerken zaman,  kopup kopup  uzaklaşırlar hayatımızdan…     Geriye bal tadında bir çimdiklik hatıraları kalır!  
VE FARK EDERSİNİZ:  Eriyen kaslarınızdan dolayı fark edersiniz ki yürüyemez ayaklarınızdan dolayı artık bütün yollar yokuşmuş!            Kötü kötü çarpan kalbinizde duyarsınız sızısını!  Doyamadığınız nefesiniz boğarken sizi, prostatınızdan, ciğerlerinizden,  şekerinizden şikâyet edersiniz!               Ve şaşarsınız: Ne işi var şu cebimde taşıdığım doktorun telefon numarasının? Ya şu ilaçlar? Ne zamandan beridir vardırlar…           Hele o  pişmanlıklar? Hatırlandıkça nasıl da sıkmakta boğazınızı.           Sonra  üfürür gibi yüzünüze serin bir hava,  bir tutam başarınız gelir aklınıza… Gülümsersiniz…     Ve artık iyicene sulu olmuş gözlerinizle fakat  hiç sezdirmeden bakarsınız sizin için hâlâ çocuk olan evlatlarınıza…  Görmesinler diye çevirirken başınızı öteye iki damla gözyaşı düşer önünüze…         Birden  “dede” diyen torunlarınızın   sizi  saran sıcacık sesleri ile  dirilirsiniz…  Son bir hayat savaşına son bir cehtle…               Hayatın artık biçareleşmiş anlamsızlığı içinde hırslarla  geçen yıllarını düşünürsünüz… Zaten  el öperken öpülen eller oluşmuşsunuz…          

      *****
YİNE DE: “Neydi o eski bayramlar?” Dersiniz.    “Hiçbir şey, yahut çok şey!” Yaşanıp geçtiler işte…  Ki doğalı beridir tutun ki “Ramazan, Şeker  Bayramı”  derken yüz elli  bayram görüp yaşamışız. Tatlısı açısı, sevinci tasası, güzelliği çirkinliği, sağlığı hastalığı,  iyisi kötüsü ile…
YAŞAMIŞIZ ki hâlâ bitirememişiz yaşayacağımız Bayramları… Nitekim müjdeler olsun.  İki ay sonra siz tırmanırken merdivenleri bir yenisi geliyor…     Gelsin: Eğer koncalarını çatlatıp şarkılar söylüyorsa,   solmadan açıyorsa  gönüllerde çiçekleri,  gelsin tabi…  Rengârenk ipek giysiler gibi sararken insan bedenlerini sevgiler,  sevgililer kucaklaşacaksa…  Dudak dudağa,  diz dize, kucak kucağa… Ve gönülden gönüle akacaklara hayata…  Gelsin tabi…              

***
Temennim odur ki ne Rum densin ne Türk…
Ne İngiliz  ne Fransız… “İnsan” densin,  insan kalsın, sadece insan…  Saf ve temiz…              VE o kelimeler: “Düşmanlıklar, savaşlar, kötülükler,  husumetler, nefret ve kinler…” Tüm sözlüklerden bir daha geri gelmeden silinip bitip gitsinler…   Geriye “insanca yaşayan insanlar” kalsınlar sadece…  Bayramların insanları gibi…             NOT: Her bayramda, “bir yerlere gittiğimden değil, kafayı az  biraz dinlendirmek için bir iki gün “Köşemden ayrılırım”  diyerek “not” düşerim.  Bu bayram da bir yerlere gideceğimden değil, az biraz uzak kalmak için yazmaktan,  bir iki gün yazmayacağım…  Bayramınızı kutlarım…