Aşırı akademik bir başlık gibi görünmüş olabilir. Gözünüz korkmasın… Aslında son günlerde ilk gençlik ve belki biraz da çocukluktan kalma hatıralarım ve o günün Ankara’sında yaşadıklarım daha sık canlanıyor aklımda. Hem kendime hatırlatmak hem de dil dönüp kalem oynayabildikçe sizlerle de paylaşmak istiyorum hepsi bu.
Zira 1990’lar sonunda Türkiye’de alevlenen başörtüsü ve siyasal İslam tartışmaları ile bugün burada yaşananları bazı noktalarda benzetiyorum. O günlerde bir “hak ve özgürlük” meselesi olarak çerçevelenmiş tartışmalar zaman içinde nasıl yalnızca bireysel özgürlüklerin değil, devletin laik niteliğinin ve toplumsal düzenin de dönüştüğü daha büyük bir ideolojik dalganın öncüsü olduysa, bugün bizde yapılan tartışmaları da buna yakın buluyorum. Geriye dönüp baktığımızda görüyoruz ki, bu dönüşüm süreci Türkiye’yi siyasal İslam’ın kurumsallaştığı, yargının, medyanın ve eğitim sisteminin ideolojik eksende yeniden dizayn edildiği bir rejime taşıdı.
Benzer bir tartışma bugün Kuzey Kıbrıs’ta yaşanıyor. Ortaöğretimde türban serbestisini amaçlayan disiplin tüzüğü değişikliği önerisi, yalnızca bir eğitim politikası meselesi değil; aynı zamanda toplumun laiklik, demokrasi ve egemenlik ekseninde nasıl şekilleneceğiyle ilgili ve bu noktada kritik bir eşikteyiz.
Dikkat çekici olan, her iki örnekte de toplumun gösterdiği reflekslerdir. Türkiye’de türban meselesi, başta “kamusal alanda görünürlük” ve “kişisel haklar” ekseninde yürür; zamanın aydın ve entellektüel kesimlerden de “özgürlük” zemininde destek bulurken, zamanla siyasal İslam’ın hegemonyasının önünü açtı. Bugün Türkiye’de yaşanan otoriterleşme süreci, bu kültürel dönüşümün ve sessiz kabullenişin bir sonucu.
Kuzey Kıbrıs’ta ise sendikalar, bazı sivil toplum örgütleri ve bireyler bu müdahaleye karşı ses yükseltiyor. Ancak bu refleksin temelinde “toplum olma bilinci”nden çok, yaşam tarzına yönelik bir tehdit algısı bulunuyor. Bu anlamda, bu tepkinin Gezi protestolarına benzer bir zeminde şekillendiği söylenebilir yani özellikle kültürel kimliğe, gündelik yaşama yapılan müdahaleye karşı gelişen bir karşı duruş.
Ancak burada önemli bir fark var: Türkiye’de bugün sokaklar yeniden doluyor, ama artık bu yalnızca kültürel değil; çok daha geniş bir ekonomik ve politik tepkinin ürünü. Barınma hakkından sansüre, işsizlikten adaletsizliğe kadar birçok farklı sorunun ortaklaştığı yeni bir demokratik uyanıştan söz ediyoruz.
Bu uyanış, siyasal İslam’a değil, sosyal adalete, özgürlüğe ve eşitliğe yaslanıyor. Nitekim The Guardian Weekly’nin 4 Nisan 2025 tarihli sayısının kapağında, Türkiye’deki mevcut siyasi durum ele alınıyor ve demokrasinin sonu mu geldi sorusu soruluyor. Bana göre ise bu bir son değil. Aksine aynı ideolojiden ya da siyasi tabandan gelmeyen, hatta çoğu kendini apolitik olarak tanımlayan geniş bir öğrenci kitlesi ile örgütlü siyasi partileri, derdi kaynamayan tencere olan ile oy verdiği adayın hapse gönderilmesine itiraz eden basit yurttaşı bir araya getiren yeni bir uyanış ve demokrasiye sahip çıkma hareketi başlıyor.
Kuzey Kıbrıs’ta ise tablo farklı. Türkiye’nin yaşadığı dönüşüm, bir tür laboratuvar etkisi yaratıyor: Olası sonuçlar açıkça ortadayken, benzer bir rotanın çizilmeye çalışılması endişe verici. Ekim ayında yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde gündeme getirilen bu tartışmalar, kamuoyunu asıl tartışmalardan uzaklaştırmak ve toplumu ideolojik kamplara bölerek seçimi domine etmek amacı taşıyor olabilir.
Ulusal Birlik Partisi’nin (UBP) Parti Meclisi’nin Ersin Tatar’ın bağımsız adaylığına destek vermesi ve “beka” vurgusuyla yapılan açıklamalar da, bu yönlendirmeyi destekler nitelikte. Bu tür söylemler, demokratik bir seçimin değil, dışarıdan dayatılan bir stratejik yönlendirmenin parçası olarak okunabilir.
Bu koşullarda, eğer umut varsa, bu ancak anayasal haklar çerçevesinde örgütlü, barışçıl ve kapsayıcı bir sokak muhalefetiyle mümkün. Ancak Türkiye’deki ve Kuzey Kıbrıs’taki “sokak” dinamikleri aynı değil. Türkiye’de mücadele sokağın tarihsel hafızasıyla yeniden doğarken, Kuzey Kıbrıs’ta sokağın politikleşme düzeyi hâlâ oldukça sınırlı. Bu da sürecin seyrini belirleyecek en önemli farklardan biri.
Sonuç olarak, geçmişin tecrübeleri bugünü anlamakta en büyük rehberimiz olabilir. Demokratik hakların anayasal haklar çerçevesinde sokakta savunulması meşrudur fakat sonuç almak ancak toplumsal bilinçle mümkün olabilir. Geçmişte yapılan protestoların hafızamda en taze olanı, dönemin Din İşleri Başkanı’nın görevden alınması için olanıydı. Yağmur altında yürüyen yüzlerce kişinin arasında toplumun farklı kesimlerinden pek çok tanıdık yüz vardı.
Amaç ise kadınlara toplum içinde ve evde hatta yatak odasında görevler biçip hadsiz konuşmalar yapan zatın görevden alınmasıydı. O gün bu eylemi gerçekleştirenlerin talebi karşılanmadığı gibi, o hadsiz hakkında bir işlem bile yapılmadı. Bugünlere tek seferde gelmediğimizi hatırlatmak için bahsettiğim bu olayın üzerinden geçen yılların ardından şimdi bir cami imamı çıkıp toplumun bir kesimini ülkeden def etmekten, selasını okumamaktan bahsederken, Din İşleri Başkanlığı’nın, hükümetin ya da sorumlu bir kişinin kılını kıpırdatmaması bundandır.
Türkiye ve Kuzey Kıbrıs’taki toplumsal dinamiklerin farklılığı, mücadele yöntemlerinin de farklılaşmasını gerektiriyor. Bu çerçevede 8 Nisan’da gerçekleştirilecek öğretmen sendikalarının başını çektiği ve 40’a yakın sivil toplum örgtünün de destek vereceği protesto yürüyüşü önemlidir. Ancak bu tepkinin, toplumsal bir bilinç yerine bireysel özgürlükler ekseninde şekillenmesi, hareketin derinliği ve etkisi konusunda soru işaretleri yaratıyor. Türkiye’de başörtüsü tartışmalarının nasıl bir rejim dönüşümüne kapı araladığını hatırlarken, Kuzey Kıbrıs’ta bugün yaşanan benzer süreci yalnızca “yaşam tarzı” üzerinden değil, daha bütünlüklü bir demokratik ve egemenlik perspektifinden okumak gerekiyor.
Aksi halde, yarın “çok geç” demek zorunda kalabiliriz.

































