Köşe Yazarları

Başka bir dünyadan anılar-16 Herkesin tenceresi, kapalı kaynar


Herkes, kendine göre bir şeyler özler. Tencere söz konusu olduğu zaman, gördüğüm kadarıyla, insanların çoğu annelerinin yemeklerini özler. İtiraf etmem gerekir ki benim çocukluğumun yemeklerinin özlenecek fazla bir tarafı yoktu.
Hafızam beni yanıltmıyorsa, bizim evde patates hiç eksilmezdi. Evde en sık pişen yemek de patatesti. Yahnisi, kaynanmışı (haşlanmışı), kebabı, kavrılmışı (kızartılmışı), aklınıza ne gelirse. Patates yemeklerinden nefret etmemek elde değildi. İlkokul öğrencisiyken öğle yemeği için eve geldiğim zamanlar “patates” kelimesini duyunca kahrımdan ağladığımı anımsarım. Annem olayı tatlıya bağlamak için “yumurtalı patates” demeyi ihmal etmezdi.
Üniversite yıllarımda, Allah bilir ya, hiç patates yemedim. Buna karşılık bol bol kuru fasulye yedim. Her gün fasulye yemiş olmasam bile hemen hemen her gün “pilav üstü fasulye” yemişimdir. Patatese karşılık bizim evde kuru fasulye hiç pişmedi dersem mübalağa etmiş olmam. Babam gençliğinde fasulye yemeği yedikten sonra rahatsızlandığı için bir daha ağzına kuru fasulye koymadı. Babam yemediği gerekçesiyle annem de kuru fasulyenin ne haşlanmışını yaptı ne de yahnisini.
Ne tuhaftır ki ağzına kuru fasulye sokmayan babam, ikide birde eve taze fasulye getirirdi. Ondan da nefret etmiştim. Üniversiteden sonra İngiltere’ye gittim. Orada patatese tekrar başladım ama taze fasulyeye hala ısınamadım. Yememezlik etmem ama dostlar alış verişte görsün kabilinden atıştırırım.
Beğendiğim yemekler hiç mi yoktu? Olmaz olur mu? Gafgarıt (cinara, yabani enginar) zamanı, babam toplar, onları hazırlar ve yumurtalarla kavırırdı. Babam buna “ciğer yemeği” derdi. Biz de ciğer niyetine yerdik. Hiç de fena değildi. (Gafgarıtların iğne gibi dikenleri vardı. Onları soymak marifet isterdi.)
Kış sonu ve bahar aylarında yemek sorunu olmazdı. Hele ekmekler henüz sertleşmemiş veya küflenmemişse değme keyfime. (Bir de bu sorunumuz vardı. Bir fırın ekmek, 12-15 tane ekmek demekti. Bunları bitirinceye kadar aradan iki hafta geçerdi. Bu arada ekmekler sertleşir, taş gibi olurdu. Hele yaz aylarında. Onları suda ıslatmadan yemek mümkün değildi. Küflenenler olurdu. Küfleri bıçakla keser atardık ve geriye kalanı yerdik. Ne var ki yerken küfün kokusunu duymamazlık edemezdiniz.)
Bir parça ekmek keser, küpten de bir avuç zeytin alır ve evimizin yanı başında uzanan tarlalara giderdim. Orada lapsana veya gavulya (sütleğen) toplar ve katık ederdim. “Her katık ekmeğe göre olmaz” derler ama bunlar lezzetli katıklardı.
Etrafta pakla (bakla) tarlası varsa ona dalar ve ekmek, zeytin, taze bakla ile kendime ziyafet çekerdim. Bizim köyde bir gelenek vardı. Bir yere girip orada bir şeyler yemek hırsızlık sayılmazdı ama oradan bir şeyler toplayıp eve götürmek hırsızlık sayılırdı. (Gördüğüm kadarıyla bu gelenek başka yerlerde de oldukça yaygınmış çünkü süpermarkete gittiğim zamanlar, orada birçok insanın ve özellikle de erkeklerin birkaç bakla alıp içlerini yediklerine ve kabuklarını da yığına attıklarına şahit oluyorum!)
En lezzetli kahvaltım incir ağacının üzerinde olurdu. Bir parça ekmek, birkaç dilim hellim, bir de sabah serinliğinin soğuttuğu incir, nefis bir kahvaltı oluştururdu.
Unutamadığım yemeklerden biri de İngiliz Okulu’nda öğrenciyken yediğim şiş kebabıydı. Alks yurdunda kalıyordum, uzak köylerden gelen birçok öğrenci gibi. Ben okula başladığımda EOKA faaliyete geçmiş ve okulda bir de bomba patlamıştı. Bu nedenle okul alanı tellerle çevrilmiş ve giriş kapısına da birkaç Türk polis yerleştirilmişti. Arada bir, içinde İngiliz askerlerinin bulunduğu birkaç zırhlı araç gelir, bir volta atar ve giderdi. (Birkaç yıl önce, avukat olan bir köylüm, bana okula bombayı yerleştiren kişinin kendisi olduğunu söylemişti.)
Yurtta bazan yemekler ve özellikle de kuru bakla ve böğrülceler kurtlu çıkardı. Yurttan sorumlu olan öğretmenlerimiz bize örnek olsun diye bozuntuya vermez yemeklerini yerlerdi. Bizden de yememizi beklerlerdi. Ama biz bir yolunu bulur, yemekleri bir yerlere döker onlardan kurtulurduk. Ondan sonra da üç-beşimiz bir araya gelir ve tellerin dışına çıkmanın yollarını arardık.
Tellerin dışına çıkmak elbette ki yasaktı. Ama kim dinler? Tellerin en zayıf noktasını bulur, orayı aralar ve birer şilin verdiğimiz bir arkadaşımızı oradan geçirirdik. Tepeden aşağı süzülen arkadaş yolun kenarında bir arabacıkta şiş kebabı yapan orta yaşlı bir Strovololudan şiş dolu pideleri alır gelirdi. Bizim “orman” dediğimiz akasya koruluğu içinde kebaplarımızı zevkle yer ve çalışma odasına koşardık. Geç kalmamamız lâzımdı çünkü geç kalırsak “Prefect” denen gözlemci bizi cezalandırırdı.
Bir gün gene bir arkadaşı paketledik. Ama eli boş döndü. Kebapçı yerinde yokmuş. Bir başka gün gene aynısı oldu. İşi soruşturmaya karar verdik. Ve Rumca bildiğim için köye ben indim. Gözüme kestirdiğim, tozlu topraklı yolda yürüyen, yaşlıca bir adama yanaşarak sordum:
– Bizim kebapçı kaç zamandır etrafta yok. Hasta mı? Ne var?
– Kebapçı hapiste.
– Ne oldu ki?
– Köyde ne köpek bıraktı, ne kedi.

Anlaşıldı ki Strovolo’daki köpek ve kedileri tüketmişiz. Bereket kimseye bir şey olmadı.

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı