Köşe Yazarları

Başka bir dünyadan anılar-10 Sandagaderina ve Linobambakiler


Bugün köyde Sandagaderina’nın (Santa Katerina) nerede olduğunu sorarsanız, büyük bir ihtimalle, size Piroyi yolu üzerinde bulunan lokantayı tarif edeceklerdir. Bizim çocukluğumuzda köyde lokanta falan yoktu. Bir kahvehane, bir de kulüp vardı. Köylüler oralarda eyleşirlerdi. Arada bir, bir de, Karabardak dayımız, Pazar günleri, fırında kebap yapardı. Herkes kabını götürür fırından birkaç porsiyon kebap alır, evine götürürdü. Benim yediğim en lezzetli fırın kebabı Karabardak’ın yaptığı kebaptı. (Şimdilerde buna küp kebabı veya hırsız kebabı diyorlar. O zamanlar “hırsız kebabı” panayır alanlarında açılan bir çukurun içinde yapılan kebaba denirdi. Fırın kebabı sulu, hırsız kebabı ise kuru olurdu.)
Sandagaderina, Katerina Kornaro’nun sarayının kalıntılarına verilen isimdi. Milliyetçilik dalgaları, insanları sağa sola savurmadan önce Sandagaderina köylüler indinde kutsal bir yerdi. Bazı köylülerin, gizlice de olsa gidip orada mum yaktıkları ve dileklerde bulundukları bir vakıadır. Bugünlerde gerek Türkler gerekse Rumlar bunu itiraf etmek istemeseler bile.
Dört-beş yaşlarındaydım. Bir güneş dulumu, annem bana “Gel, birlikte bir volta atalım” dedi. Hayret etmiştim. Annem, işe gitmek için evden çıkardı. Öyle, aklına esti mi gezmeye gidecek tipte biri değildi. Zaten gezmelere ayıracak zamanı yoktu. Ortada tuhaf bir durum vardı. Üstüne üstlük bir de bana “Bu gizli bir iştir. Aramızda kalsın. Kimseye söyleme” demez mi? “Galiba da hırsızlık yapmaya gideceğiz” diye düşündüm kendi kendime. Peki ama ya babam duyarsa?
Avludan çıkmak üzere iken komşumuz Tallu da bize katıldı. Kolunda küçük bir sepet taşıyordu. Evlerimiz köyün kenarındaydı. Bahçeler arasından Çiftlik’e doğru yöneldik. Çiftlik etrafında portakal ve greyfurt bahçeleri vardı. Bu sepetçik kaç tane portakal veya greyfurt sığacaktı? Niye daha büyük bir sepet almadılar? Herhalde eteklerine dolduracaklar.
Bahçeleri geçtik, Çiftlik ile Yalya deresinin arasında bulunan bir yıkıntıya geldik. Binanın taştan temelleri duruyordu. Bina, Doğu’ya doğru uzanan bir dikdörtgen çeklindeydi ve doğu tarafındaki duvar bir-bir buçuk insan boyu yüksekliğindeydi.
Tallu, sepetçiği yere koydu. İçinden iki mum alıp anneme verdi, iki tane de kendisi aldı. Annem Güneydoğu’daki köşeye, Tallu da Kuzeydoğu’daki köşeye gittiler. Yere çömelip mumları yerleştirdiler ve onları yaktılar. Sonra da bir şeyler mırıldanmaya başladılar.
Ben, bu arada, etrafı kolaçan etmeye başladım. Yıkıntının Güneybatı köşesinde kocaman bir ayrelli (kuşkonmaz) olduğunu gördüm. Ayağımla dikenli eski dalları kenara itekleyip köklerde taze ayrelli olup olmadığını yokladım. Nafile, bir tane bile yoktu. Allah bilir, o gün kaç kişi, gelip oraları kontrol etmişti. (Ayrelli bulmak ümidiyle araştırdığıma göre, Şubat, Mart veya Nisan aylarından biri olmalıydı. Özel bir gün müydü yoksa herhangi bir gün müydü, hiçbir fikrim yok.)
İşleri bitince gerisin geri eve döndük. Hırsızlık heyecanını yaşayamadığım için hayal kırıklığına uğramıştım. Ne yaptıklarına da hiçbir anlam verememiştim. Gene de birkaç yıl önce annem vefat edinceye kadar bu olaydan kimseye söz etmedim.
Daha sonraları bu olay üzerinde epey kafa yordum. Biri Müslüman, biri Ortodoks Hristiyan olan iki kadın nasıl oluyor da aynı yerde, üstelik de Katolik bir azizeden bir lütuf bekleyebilirlerdi? Öyle anlaşılıyor ki İç içe yaşayan ve benzer sıkıntılarla karşı karşıya olan insanlar, kendileri için ortak bir tapınak imal edebiliyorlarmış.
Bir de şu var: Bizim taraflarda yani Kiracıköy, Lurucina, Dali üçgeninde epey Linobambaki (keten-pamuk) olduğu biliniyor. Linobambakiler işlerine geldiği zaman Müslüman, işlerine gelmediği zamanlar Hristiyan olduklarını söyleyen insanlardı. Sonraları bunların bazısı Türk, bazısı da Rum oldu. Ben böylelerine hiç rastlamadım ama halk arasında “Sinekçi Aziz” olarak bilinen Mehmet Aziz bey, bana şu olayı anlatmıştı:
1910’lu yıllardı. Aziz bey yenile nişan olmuştu. Nişanlısıyla birlikte Dali’de bir dostlarının düğününe gittiler. Hoca, gelin ve güveyiye Ziya Paşa camiinde nikâh kıydı. Hoca duasını bitirdikten sonra, camiden çıktılar ve çalgıcılar eşliğinde yeni çiftin evine gittiler.
Çalgıcılar avluda önceden hazırlanmış yerlere oturdular ve çalmaya başladılar. Köylüler de dansa kalktılar. Bu sırada güveyinin babası gelip Azizleri içeriye davet ettik. İçeride gelin güveyi ile birlikte bir grup, yakınları olduğu anlaşılan, yaşlıca insan vardı. Tuhaf olan bu değildi. Tuhaf olan içeride bir de papazın olmasıydı.
Papaz ayağa kalkıp haç çıkardı ve yeni evlileri kutsadı. “Bu katıldığım ilk ve son Linobambaki düğünüydü” dedi Aziz bey, “Bir daha da böyle bir olaya şahit olmadım”.
Öyle görülüyor ki Linobambakiler son derece pratik insanlardı. Cenneti garantilemek için çifte dikiş atıyorlardı. Eğer işe yarıyorsaydı, niye olmasın?

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı