Başbakan Yorgancıoğlu, Kıbrıs siyasi sorununda çözüme yönelik “görüşlerin” ikilemine dikkat çekerken şöyle diyor: “Bireylerin düşünce özgürlüğü olabilir. Bu konuda her hangi bir sıkıntı yoktur ama bunun koalisyon hükümeti ortaklarının, hassasiyetleri gözetmeden kamuyla paylaşmaları kabul edilmesi mümkün olmayan bir şeydir…”
Başından beridir hükümet içinde istediği birlikteliği sağlayamamanın sıkıntısını çeken Yorgancıoğlu’nun bu “serzenişine” hak vermemek mümkün değildir. Çünkü bir yandan “ortak açıklama” ile müzakerelerin ana başlığını oluşturan “metin” konusunda mutabakata varılırken ki bu metne son şeklini iyicene kısaltarak BM’ler Sekreteryası vermiştir, öte yandan hilafına hareket edilmesi tutarlı bir politika olmadığı gibi, çözümsüzlüğü de davet etmektedir…
Bu “yargı” hem Başbakan hem de Dışişleri Bakanı Özdil Nami için “doğrudur” ve daha müzakerelerin başında zedelenip hasar görmemesi gerekmektedir…
O ZAMAN GELELİM ÖTESİ YARGIYA: Ki bu da bizzat Başbakan Yorgancıoğlu tarafından seslendirildiğince “bireylerin özgür iradelerinden neşet eden siyasi soruna yönelik görüşleridir…”
Yorgancıoğlu “ben onlara karışmam” dercesine, kendini, “hükümetin çözüm konusundaki bütünsellikli görüş birlikteliğinin” ilgilendirdiğini ima etmektedir…
İŞTE BU LAF: Her zaman olduğu gibi bunca lafı işte bu son cümle nedeniyle yazdık! Dolayısıyla Başbakan’ın bu mantığından hareket ederek, “Kıbrıs Türk halkının nasıl bir siyasi sorun anlayışı ile karşı karşıya olduğunu bir daha ayazlatalım.”
BİR: Başbakana göre KKTC’nin yurttaşları çözüm konusunda istediklerince istedikleri kadar konuşup yazmak hakkına sahiptirler. Hiç önemli değildir!
İKİ: Fakat Koalisyon hükümeti bu hakka sahip değildir çünkü çözümü sabote etmek hak ve salahiyeti olmaması gerekmektedir…
ÜÇ: Demek ki bu ülkede halk ne kadar yazıp konuşursa konuşsun, görüşlerini ortalara nasıl sererse sersin. Bir mahzuru yoktur. Fakat günü geldiğinde kendi içinde “değişmez görüş birliğine” varan “siyasi iktidar erki” üzerinde mutabakata vardıkları çözüm şeklini halkın kayıtsız şartsız kabul etmesi için oylamasına sunacaktır!
DÖRT: Yani müzakereler süresince siyasi partilerin tabanlarını oluşturmalarına karşın, “halkın” çözüm konusundaki görüşleri dikkate alınmayacak, sadece referandumdaki “evet-hayır” cevabı aranacaktır!
BEŞ: Mesela son kararı verecek olan “Hükümet kanadının yetkili organları” olacak fakat bu süre içinde her türlü görüş ve tartışmanın kan terine batan iki partinin yurttaşları ancak “demokratik teamül gösterilerinin” vuvuzela’ları olarak kalacaktır!
BAŞINDAN BERİ SORUN BU MİNVAL ÜZERE SÜRÜYOR: Rahmetlik Denktaş döneminde de böyleydi, Talat ve şimdilerde Eroğlu dönemlerinde de böyledir… Çünkü Kıbrıs Türk halkının hiçbir devrede bir “çözüm ideali” olmadı! Mesela Denktaş’ın “davası” oldu ama halktan kopuk kaldı! Ankara’nın zaman zaman stratejisi oldu ama KKTC tarafından kabul görmedi! Talat da sadece CTP ve sol görüşlere sığındıydı. Eğer Erdoğanlı TC’nin katkısı olmasaydı Annan planından “hayır” çıkacaktı…
Şimdi yine sahnede iki parti yahut iki değişik görüşe sahip iki “baş” ve de müzakerelerin “esas başı” olan bir cumhurbaşkanı vardır… Arkalarında da bu “yetkili ve sorumlulara” destek vermeleri istenen halk! Ve dünya alem biliyor ki UBP ile CTP’nin Kıbrıs siyasi çözüme yönelik görüşleri birbirlerine asla yakın bile değillerdir!
YİNE DE SÖYLEYELİM. Keşke Kıbrıs Türk halkının dolayısıyla liderliğinin ayrısız gayrısız bir “çözüm” birlikteliği olsaydı. Zaten olsaydı bu davayı çoktan kazanırdık! Yine de mümkün olduğunca asgari müştereklerde yakınlaşmak gerekir diyoruz…
**********
MUZIRLIK YAPANLAR DA OLMASA, MEMLEKETTEN “ÇIT” SESİ DUYULMAYACAK! (NEYSE YEREL SEÇİMLER GELİYOR!)
İkide birde Kıb-Tek şunun bunun “ödenmemiş borcundan dolayı elektriğini kesip herkesleri fena fena bağırtmasa…
Halk kahramanı Elcil kimselerin göç etmediği gerçeğine karşın, “göç yasası” kulpunu taktığı sloganı ile “emeklinin maaşından” kaparozlama seferberliği başlatıp milleti ayağa dikmese!
Lefkoşa belediye çalışanları çöpleri toplamayıp Lefkoşalının burnunun direğini kırmasa!..
Elin kütüğü ektiği sebzeleri ilaçladıktan bir gün sonra çarşı pazara sürüp milleti kanser illetine bulaştırırken yakalanıp medya manşetlerine çıkmasa…
Narenciyeci battık diye bağırmasa… Köylerde her hafta panayırlar kurulup insanlar gam kasvet dağıtmasa… Çevre kirliliği memleketi ha boğdu ha boğacak rütbeye ulaşmasa… Nasılsa kazığa bağlı ipinden kurtulup ölüm makinesi haline getirdiği arabası ile yollara çıkan cellat önüne geleni kıymasa… Şu müzakereler de olmasa… Falan…
SANIRSINIZ memleketin üzerine ölü toprağı serptiler… Tık yok!
OYSA YEREL SEÇİMLER GELİYOR. Aman gelsin diyoruz hayatlarımıza azıcık akşın girer, heyecanlanırız, değişiklik olur!
Nitekim bizler bazı arkadaşlarla yavaştan yavaştan muhabbete başladık bile: Mesela UBP her ne kadar Mağusa’da treni yine kaçırdıysa da kimi aday gösterecek? “Adı geçenlere” bakıyoruz ve “aman bir kalem de siz geçin” diyoruz!. Çünkü bazılarının ortalara sürülmek istenmesinin nedeni ayan beyan sırıtıyor ki hadi yazalım:
“UBP Mağusa’da DP-UG ile iş birliğine de gitse geçmiş seçimlerde de görüldü, bu iş “adaydan” biter… Yerel seçimler “partilerin yarışmasından çok bireysel olarak adayların yarışıdır…
Bu bilindikte Kayalp’in karşısına çıkacak olan adayın en az kendisini tartabilecek kadar ağırlıklı olması gerekir ki maşallah Kayalp da son zamanlarda inadına ağırlaştı, nerede bulacaklar tartacak ağırlıkta aday!
Dolayısıyla ne oluyor? “En azından seçimde harcanacak paralar boşuna gitmesin” deniyor ve UBP “paralı adaylara” kur yapıyor ki “harcarsa cebinden harcasın!” O zaman “kaybetse de gam yemez!”
**********
BELEDİYE BAŞKANLIĞINA SOYUNANLAR, BÜYÜK DÜŞÜNÜP “BÜYÜK PROJELERİNİN” VAATLERİNDE BULUNMALIDIRLAR…
Bizim dönemimizde yani hemen Kıbrıs Cumhuriyeti öncesinde, Başkanı Rum olan Belediyelere, “Türk Meclis Üyelerini” kendi içimizde seçer gönderirdik… Üyeler propagandaya çıkıp da Namık Meydanında Türk Gücü Binasının hanayından halka nutuk atarlarken “Mağusa’ya asfalt yol yapacaklarından hamam açacaklarına” kadar vaatlerde bulunurlardı!
Doğrusu şu ki ne yol görürdü Mağusalı ne de hamam! Para yoktu, Rum savsaklardı derken sonrasında da Belediyelere sahiplik koyduğumuzda vaatler hep ayni minval üzere devam ettiydi… Sonuçta “at gitsindi!” Çünkü ne para vardı iş yapacak ne de takat!
ŞİMDİ ÖYLE DEĞİL. Artık belediyeler kanalizasyon da yapıyorlar, halk için büyük parklarla yeşil alanlar da oluşturuyorlar… Hatta Spordan Kültür etkinliklerine kadar Belediyelerin sahiplenmediği hiçbir sosyal olay kalmadı… Sağlık servisleri bile oluşturdular…
Dolayısıyla “belediye hizmetleri” zaten olmazsa olmazları olan “asli işleri” ile seçimlerde vaatlerini oluşturan “büyük işleri” olarak ikiye ayrıldı…”
Mesela artık belediyeler için çöp toplamak, yol asfaltlamak, çeşmelerden her hal’u kârda sular akıtmak, trafik düzeni sağlamak, sinyalizasyon gibi yatırımlarda bulunmak… Lafı bile edilemeyecek “asli işleridir” ki sakın ola “size yol hamam yapacağım” diyen belediye başkan adayına zırnık oy vermeyin!
BÜYÜK İŞLER: Oylar büyük projelere! Kanalizasyonlara, arıtma tesislerine, hal’lere, et kombinalarına, kentlerde büyük halk bahçelerine, sahillerde tesislere, turizmle ilgili yatırımlara, spor ve kültür komplekslerine verilmelidir.
Artık halkın karşısına geçenler “büyük düşünüp,” “büyük işleri” anlatıp, sonuçta “büyük işler” yapmalıdırlar… Kısaca “Belediye adayları” katakulli devrini aşmalı, “çöp toplayıp yol yapacağız” laflamaları ile vaziyetleri idare edeceklerse Belediye başkanlığı adaylığına hiç soyunmamalıdırlar…
































