Kırk bir yıl geçti. Neresinden baksanız yarım asır. Belki tarihi süreç içinde önemli bir kesit değil. Fakat bir asır bile yaşama şansına sahip olmayan insan için önemlidir. Mesela ben kırk yaşındayken çocuklarım ilkokula gidiyorlardı. Demek ki yeni bir nesil, titrek adımlarla kendi varoluşu için geleceklere doğru yürümeye başlarken, bugünlere yansıyacak yeni dönemlerin de sahip adayları oluyorlardı. Nitekim oldular… Şu anda çocuklarım aynen benim gibi geleceklere doğru yürüyen yeni bir nesli yetiştirmenin o büyük gailesinde çabalıyorlar… Bu nedenle diyoruz zaten “kuşaktan kuşağa…”
Bugün Barış Harekâtı’nın 41. yılı. Dolayısıyla kırk yıldır anlatıyoruz, yazıyoruz, tartışmasını yapıyoruz. “Barış Harekatı olması gerekendi, oldu” diyoruz. Olmasaydı kimse Türk halkının geleceğinin ne olacağını bilemezdi ama hayırlı olmayacağı kesindi!
Kırk yıldır Kuzey’e yerleşmek için hatta bazen birbirimize dirsek atarak, birbirimizi boğmak için boğazlarımızı sıkarak, birbirimizin haklarını gasp edip birbirimize kazık atarak ve birbirimizi horlayıp her türlü olumsuzluklarla suçlayarak bugünlere geldik! Uzatmak istemiyorum. Fakat: Bir halk kırk yıl ikamet ettiği, yeni nesiller yetiştirdiği, topraklarını ekip biçtiği, üretip sattığı coğrafyaya “vatan” demez mi? Kıbrıs Türk halkı diyemedi!
Bir vatanda kırk yıl varoluş savaşımı verirken, siyasallaşırken, Anayasası, Meclisi, tüm kurumları ile sınırları belirlenmiş “vatan” denilen coğrafyadaki bu yerleşik düzene “devlet” demezler mi? Biz diyemedik!
Ve 2004’te Annan Planı, 2014’te de Gambari süreci ile başlayan çözüm müzakerelerinde “inanmak istemediğimiz” bu devleti önce dağıtıp sonra Güney ile ortak bir devlet haline getirmek için çabalamadık mı?
İşte bugün kutladığımız Barış Harekâtı’nın 41. yılında hâlâ bu soruları soruyoruz! Cevaplarını da bir ulusun bütünselliğine mal olmuş dava anlayışı içinde değil, kişisel anlayışlarla tutumlar içinde darmadağın olmuş görüşlerimizle veriyoruz! O kadar ki “müzakereleri yürüten müzakerecilerimiz bile artık bu halka o müzakerelerde hangi konuda anlaştıkları ile anlaşamadıklarının açıklamalarını bile yapmıyor, “bekleyin, sürprizimizi görün diyorlar!” Yazık ki Barış harekâtı 41. Yılını doldururken masa başında “Kuzey’deki kazanımlarımızı kaybedeceğiz” korkumuz hâlâ devam ediyor.
**********
Geçen hafta: (Her yönü ile heyecanlı bir dönemdi)
KKTC, durgun geçen son yıllara nazire geçen hafta ahdını çıkartırcasına bir yoğunluğu yaşadı. Eğer bugün KKTC’yi de ziyaret edecek olan Erdoğan’ı da bu yoğunluğa katarsak tutun ki son yılların en heyecanlı “dönemini” yaşadık.
HÜKÜMETİN KURULMASI: Geçen haftanın başında “galiba bu iş tamamdır” derken CTP-UBP Koalisyon Hükümetinin kurulacağı neredeye kesinlik kazandıydı. Buraya kadar sürpriz yoktu. Çünkü CTP-BG ve DP-UG Koalisyon Hükümeti “gerçekten” de miadını doldurduydu Serdar Denktaş’lı bir yeni hükümet “macera” olacaktı!
Tabii bu yargımız yeni hükümet oluşmadan önceydi. Çünkü “beklentilerimizin” çitasını o kadar yükseklere koyduyduk ki bunu yeni kurulan Hükümetin atlayamayacağını hiç düşünemediydik!
Yine de insafla yazıyorum. Hem o “beklentilerimizi” hem de adlarını öğrenmemizden öte henüz görev bile yüklenmeyen Sayın Bakanlarımızın oluşturduğu hükümeti gündeme sokup eleştirme hakkımın olmadığına inanıyorum. Önce icraatları göreceğiz. Ancak ekleyeceğiz: Eğer “denenmişlerle”, yeni “denenecek” olanlar harmanlanacaksaydı ve de bu hükümet gerçekten “reform hükümeti” olarak çalışacaksaydı, itiraf edelim ortaya çıkan “hükümet profili” şudur:
“Zayıf Bakanlar kuruluna karşın, “güçlü” bir Başbakan ile şu anda hükümet dışında da olsa güçlü görünen Talat… (Eroğlu da bir devrelerde kendine inanan sadık arkadaşları ile yakınlarını ellerinden tutar Bakan yapar, sonra da kayıtsız şartsızlıkta yürütme erkininin aidiyetini “tek adam” olarak Başbakanlığı’na bağlardı. Başarılı lider olduğu sürece bunun yararı olduydu da sonu yıkımla bittiydi!)
Belli ki hem Kalyoncu hem de Talat bu radikal geçiş döneminde “tartışmayı” değil, plan ve programları dahilinde hızla yollarını yürümeyi yeğledirler… Dolayısıyla kendilerini akıl ve becerileri ile eleştirip rahatsız edecek “politikacıları” değil, “evet efendim” diyecek olanları seçtiler…
Dert değil: Yeni hükümet başarılı olursa KKTC kazanacaktır. Yalnız unutmayalım: Bu hükümet kendini çözüm sürecinin en civcivli safhasında buldu. Yani ayni zamanda bir çözüm hükümeti sorumluluğunu da otomatik olarak yüklenmiş oldu. Bu konuda yeni Dışişleri Bakanı Emine Çolak’ın çok yorulacağını zannederiz.
VE JUNCKER GELDİ: Adamı “hellim olayı” ile boğdular, asıl büyük sorunları ıskaladılar! O da temaslarında “artık anlaşın, ileriye bakın dedi, hellim konusunda da hassasiyetini belirtti.” Adama ne GYÖ’ler silsilesinde “hadi kaldırın şu ambargoları” dedik ne de “çözüm istiyorsanız önce Rum’u ikna etmelisiniz” telkininde bulunduk! Varsa yoksa hellim… Hem de hayvancığımızla tarım sektörümüzün nanay olduğu bir dönemde… (Juncker’a ilerideki yazılarımızda yeniden döneceğiz. Nasılsa artık o da kapı komşumuz oldu!)
**********
Kısaca takıldığım: (Hellim sorunu)
Vakti zamanında rahmetlik Taşkent Atasayan Ticaret Bakanı’ydı. Bizim Kooperatif de halis sütten Mezdekeli bir dondurma yapardı, nefis… Atasayan’a sordumdu: “Neden TC’ye ihraç etmiyorsunuz?” Cevabı netti: “Senin üretimin bırak Türkiye çarşılarını, iki üç süpermarketine yetmez. Hadi bağlantı kurdun ihraç ettin… Senden yeni parti mal istediler. Oysa üretimin kısıtlı. “Elimizde kalmadı” dediğin anda bu iş biter!..”
Şimdi hellimin tescili ile divane olduk ama bir Kuzey’in ineklerini 365 gün sağsanız, hellimden başka da hiç bir süt imalatı yapmasanız tutun ki Mersin Adana çarşılarına bile yetmezseniz! Eee! İhraç ettiniz, “aman çabuk bir parti daha” talebi geldiğinde “süt yok hellim yapamıyoruz” mu diyeceksiniz! Bakın bu Rumlar için de ayni sorundur. Patentini alıp “isminin” kaymağını yemek kolaydır da yarın karşısına “mallum sallum” diye onlarca hellim üreten imalatçı çıktığında ne denecek? “Asıl halluma benimdir, sen yapamazsın” mı? Öyle olsaydı hiçbir ülke peynir yoğurt yapamayacaktı! Kısaca “pazarları” Kıbrıs hellimi ile “tek elde” tutmak o kadar kolay değil. Kaldı ki mesela KKTC’nin süt üretimi ne ki? Yine “marka” olmak güzel bir olay…
































