Cumartesi günü yayınlanan “Talat ve Burcu Farklı Tellerden” başlıklı yazımızda, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Barış Burcu, “Türkiye’nin limanlarını Güney’e açması, bizim de dünyaya açılmamızı sağlar… Öyle bir ortam kotarılabilecekse, herkese yarar sağlar” derken, ikinci cumhurbaşkanı Talat’ın ise, “Eğer Türkiye limanlarını açarsa, havaalanlarını açarsa Kıbrıs Türk tarafının izolasyonlardan herhangi bir şekilde kurtulma ihtimali biter, kalmaz…” dediğini aktarmış, iki makamın birbirinin tersi söylemler içinde olmasına dikkat çekmiştik. Biz bu ifadeleri, haber kaynaklarından almış, orada yayınlandığı şekilde birebir alıntılamıştık.
Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Barış Burcu, bir açıklama göndererek, kendisine atfedlen sözlerin doğru olmadığını belirterek, haberin tümünün yayınlanması halinde bu anlamın çıkmayacağını ifade etti. Burcu’nun açıklamasını aynen yayınlayalım; yorumu okuyucu yapsın…
“Sayın Mehmet Moreket,
19 Mart 2016 günü Havadis Gazetesi’nde yayınlanan köşenizde benim Cumhurbaşkanı Sözcüsü olarak Türkiye’nin AB başlıklarının açılmasına karşılık limanlarını Güney Kıbrıs bandıralı gemilere açmasından memnuniyet duyacağımızı söylediğimi ifade ettiniz. Bu doğru değildir.
Bu konuya ilişkin tek söylemim 15 Mart 2016 günü bir TV kanalında program sunucusunun “Türkiye’nin AB başlıklarına karşılık Güney Kıbrıs bandıralı gemilere limanlarını açabileceği söyleniyor. Bunu nasıl karşılarsınız?” şeklindeki sorusuna özetle şöyle yanıt verdim:
“Buna hiç ihtimal vermem. Çünkü Türkiye’nin pozisyonunu çok iyi biliyorum. Türkiye’nin pozisyonu limana karşılık limandır. Yani karşılığında Ercan Havalimanı başta olmak üzere KKTC limanlarının uluslararası trafiğe açılmasıdır. Bu şekilde gerçekleşse bile bundan kime ne zarar var? AB, Türkiye, Rum tarafı yararlandığı gibi biz de limanların açılmasından yararlanmış ve dünyaya açılmış oluruz. Bunu memnuniyetle karşılarız.”
Bu açıklamamın bütününü değil de sadece son kısmını aktarmış olmanızdan dolayı ortaya tam tersi bir anlam çıkmaktadır. Kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi adına köşenizde bu açıklamamı yayınlamanızı rica eder, çalışmalarınızda başarılar dilerim”.
BU CİNNET ORTAMINDA NE YAZILIR Kİ?
Ya da ne düşünülür acıdan başka, çaresizlikten başka….
Hasan Taçoy’un istifası mı? Sığınma evine dönen DP’nin makus talihine mahkum olması mı?
Ekonomik protokolun durumu mu? Yoksa maaşını bir tamam isterken, anlaşmaya karşı çıkanlar mı?
Sokaklarda gezen tecavüzcüler mi? Öğrenci kimliğiyle dolaşanların araçlarından çıkan saldırı aletleri mi?
Su mu, elektrik mi?
Hepsi önemli belki ama, olup bitenlerin yanında hiç birinin anlamı kalmıyor.
Son beş ayda Ankara ve İstanbul’da patlamalarda ölenlerin sayısı resmi rakamlarla 180’e ulaşıyor. Yüzlerce de yaralı. Yüzlerce evde acı…
En korkuncu, sivil halkın doğrudan hedef alınmış olması. Öyle bir ortam ki, neyin nerede patlayacağını kimse bilemiyor. Dünyanın en güçlü ordularının bile aciz kaldığı bir yöntem terör… Ve şu anda Türkiye’yi sarmış durumda.
Halkın üstünde yarattığı etki çok daha büyük. “Direnelim, korkuya yenilmeyelim, hayatımızı değiştirmeyelim” dense de, spor karşılaşmalarının bile yapılması tartışılır hale geliyor.
Halk toplu taşıma araçlarını kullanmaktan vazgeçiyor, alış veriş merkezlerinden uzak duruyor. Esnaf perişan. Turizmde de aynı korkuyla düşüş yaşanıyor. Dolayısıyla ekonomi büyük zarar görüyor.
İşte bizimkiler, Galatasaray-Fenerbahçe maçına gidenlerin de, İstanbul’da bulunan öğretim üyelerinin de anında adaya döndükleri haberleri geliyor…
Terörün yaratmak istediği korku ortamı hedefine ulaşıyor. Sadece korku değil, sosyal ve ekonomik yıkım hedefine de…
Siyasete bakıyoruz, kınamalar, kof kahramanlıklar, hamaset…
Sıkıyor, usandırıyor, insanı daha da umutsuz hale getiriyor…
Gözümüz kulağımız Türkiye’deyken, buradaki gündelik sorunlarımızın ne kadar da manasız olduğunu idrak ediyoruz…
Terör sadece Türkiye’de yaşayanları değil, Türkiye’ye her bakımdan bağlı olan bizleri de olumsuz etkiliyor. Arkamızdaki “yıkılmaz dağ” olarak gördüğümüz Türkiye’nin acısını ve yaşanan karamsarlığı yürekten paylaşıyoruz.
Şimdi önceliklerin ne olduğunu düşünme zamanıdır. Bir de resmin bütününü görebilme….
YERİN KULAĞI VAR
ACI AMA GERÇEK:
"Ne yatırımı, maaşları bile ödeyemiyoruz" diyen Başbakan Ömer Kalyoncu, “Geçmiş dönemde imzalanan ekonomik protokollerde uygulanmayan ne varsa bu kez uygulanacak” mesajını verdi. Kimse kızmasın ama, Başbakan sırf şirin görünmek, popülizim yapmak yerine “kral çıplak” demeyi tercih etti. Ne durumda olduğumuzu birilerinin çıkıp, korkmadan söylemesi gerekirdi…
LAÜ’NÜN 600 BİN STERLİNLİK ARAZİSİ:
Lefke Avrupa Üniversitesi’nin ek bina yapmak maksadıyle 600 bin sterline aldığı, fakat çeşitli nedenlerle inşaatına başlamadığı arazi, Lefke’de günün konusu oldu. Arazi sahibinin LAÜ yönetimindeki bir kişiye yakınlığı olduğu iddiaları ise, gözlerin 2.5 milyonluk bu satışa çevrilmesine neden oldu…
DEVRE DIŞI MI KALIYORUZ:
Cumhurbaşkanı Akıncı, Kıbrıs Türkü’nün olmadığı, onun seçilmiş liderinin bulunmadığı, Kıbrıs Türk halkın söz konusu olmadığı hiçbir durumun söz konusu olmayacağına işaret ederek “Ne Türkiye böyle bir hata yapar, ne de böyle bir durum Kıbrıs Türk halkı tarafından benimsenir değerlendirmesinde
bulundu. Ancak son gelişmeler, görüntü ve söylemler tam tersini söylüyor. Kusura bakmasınlar ama, bundan sonra Rum tarafının muhatabı biz değil, sanki de Türkiye olacakmış gibi görünüyor…
YAPMA BE, EMILIOU:
Güleyim mi, ağlayım mı bilemiyorum. Güney’in BM’deki Temsilcisi Nikos Emiliou, kendine verilen görevi yerine getirmiş ve Genel Sekreter’e, Türkiye’den KKTC’ye su gönderilmesini şikayet eden bir mektup yollamış. Su boruları, müzakereleri olumsuz etkilemekteymiş, su temini “yasa dışıymış” ve “bölünmeyi derinleştiriyormuş”… Resmen şaka gibi. Bu arada tarım ürünlerimiz de, yediğimiz içtiğimiz de, otellerimiz de, iş yerlerimiz de yasa dışı onlara göre. Ne dersiniz Sayın Büyükelçi, arzu ederseniz toplu halde intihar edelim…
TUSK, POLONYA TARİHİNİ UNUTMUŞ:
Avrupa Konseyi Başkanı Donald Tusk son günlerde ardı ardına ilginç şeyler söylüyor. Anastasiadis’le görüşmesinden sonra "Benim için hiçbir üçüncü ülke herhangi bir AB ülkesi kadar önemli olamaz" demiş, Türkiye’yi kastetmişti. Mülteciler konusunda Türkiye’yle yapılan anlaşmadan sonra, bu kez de “Yapmamız gerekenler arasında AB’nin dış sınırlarını güçlendirmemiz, Batı Balkan yolunu kapalı tutmamız bulunmaktadır” diye konuşmuş. İnsan hakları, mülteci hakları, şu bu diyerek yıllarca dünyanın başını ağrıtan Avrupa’nın, gerçek mültecileri karşısında görünce, nasıl çarkettiğini gösteren konuşmalar. Zihniyete bakın… Geçmişte Polonya’nın Başbakanlığını da yapan Tusk, kendi halkının çektiklerini çabuk unutmuş görünüyor…
OKUMAYA MI, KAVGAYA MI GELDİLER:
Bıçak, levye, muşka, cop, biber gazı ve beyzbol sopası…Bunlar ülkeye okumak için gelen öğrencilerin arabalarından çıkan suç aletleri. Polis ekiplerinin Yakın Doğu Bulvarında araçlarda yaptığı arama sırasında ele geçirilenler. Bunları kim veya kimlere karşı kullanacaklardı, henüz belli değil. Okumaya mı, yoksa kavgaya mı geldikleri belli değil. Yapılması gereken, bu tür öğrencilerin hemen okulla ilişkilerinin kesilmesi ve geri gönderilmeleri olmalıdır ama, hiç umudum yok…
ZİRVEDEKİLER
Hasan Canpolat: “Habercilik ciddi iştir. . Internet gazeteciliğinin sosyal medya ile yarışır durumda olduğu bu çağda, habercilikte sürat önemlidir elbette, ama habercilikte DOĞRULUK temel olmalıdır her zaman. Gazetecilik sidik yarışı değil…”.
DİPTEKİLER
Sözde Yeşil Alanlar: Orman Dairesi bu yıl 750 bin fidan dikecekmiş. Bunlar genelde ormanlık arazilere dikilen fidanlar. Yanan alanlara, teraslanan bölgelere. Diğer taraftan kentler betona teslim olduğuna göre, belediyelerle işbirliği yapılıp, halihazırda pislik içindeki yeşil alanlar neden ağaçlandırılmaz? Ya da belediyeler kendileri neden yapmaz? Çoğunun kendi fidanlıkları da var ama, kırk yıldır mahalle aralarında yeşil alan olarak ayrılan yerler kimsenin aklına gelmiyor…
































