Barbarların İstilası* Sırasında Film Seyrediyordum... - Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe YazarlarıSürmanşet

Barbarların İstilası* Sırasında Film Seyrediyordum…

İnsan, en rahat, onu seven bekleyenler olduğunu bildiğinde gidebiliyor gönül rahatlığıyla. Bu çok kanıksadığımız bir konfor. Ve haliyle en çok ihmal ettiğimiz de o bekleyenler oluyor. Hafta içi her sabah ekranda beni görmeye alışık olanlar, her yıl yaz sonuna denk gelen buluşma bu kez olmayınca, nerede olduğumu sordu çokça. Yazılar duralı da hayli oluyor. Haliyle; teşekkürle anacağım çokça merak sorusu katlanarak gelmeye devam ederken, aslında ben de kendime sıkça bunu soruyordum.

Nerede olduğunu sorgulama, oradan oraya koştururken bastırmaya alışık olduğumuz; ancak durduğumuzda muhatap kalabildiğimiz bir hâl. Öyle ruhani bir yolculuk falan anlatacak değilim bu noktada size. Esasen çoğumuzun sıkça yaşadığı hayal kırıklığı, beklentilerimizin ne kadarını elde ettiğimiz ya da edemediğimiz, gerçekten yapmak istediklerimizi o veya bu nedenle yapamıyor oluşumuz, giderek artan mali kaygılar ve çoğunuzunkinden farklı olmayan, öteleyip durduğum daha pek çok varoluşsal durumun, beynimin içinde serbestçe dolaşmasına; bazen duvara vurmasına, bazen de beni havalandırmasına izin verdiğim bir dönemindeyim hayatımın. Ekrandaki varlığımı en azından bir sezon için durdurma kararı alalı zaten çok oluyor. Ancak etrafımdaki pek çok kişide de gözlemlediğim, anlatacak pek bir şey kalmamış olduğu hissi ile gelen derin sessizlik hali, korktuğum kadar yıpratıcı olmadı. Hem bu sayede kendimi ifade etmenin başka yollarını bulmaya daha çok zaman ayırabiliyorum. Şahsi mutluluk ve mutsuzluklarımıza; doğrudan bizlerin yaptıkları ya da yapmadıklarının neden olduğundan emin halimle yıllardır hayli zorlamışım kendimi.


Yılın en güzel zamanı şimdi. Yağmura doyan ovalar, tüm cömertliğini seriveriyor zaman ayırıp görmek isteyenin önüne…Onca hır gür içinde şanslı olduğumuzu hissetmek aslında hiç de zor değil. Neyse bınca mahvetme çabamıza rağmen hâlâ çok güzel memleket…

Oysa belli sınırlar aşıldıktan sonra çırpınsak, yırtınsak, olacakları önceden biliyor olsak da; anestezisiz ameliyat edilirmişçesine canlı, fakat verilen sakinleştirici nedeniyle kımıldayamaz; hiç bir şeye engel olamaz vaziyette öylece seyrediveriyoruz olanı biteni. İşte bu durum şimdilerde; hayatın yakasını bırakmak için, giderek artan bir tonda teşvik ediyor beni. Kendimce doğru kararlar alıp, varlığımı diğer insanlar ve yaşadığımız gezegen için olabildiğince daha az yük haline getirmek gibi bir şiarım var. İstiyorum ki adil, özgür, hakkaniyetli bir düzende yaşayalım. Sonuca bakın… Neye elimizi atsak şaşkınca kalakalıyoruz. Değiştiremeyeceğimi bilsem bile mücadeleye hâlâ varım fakat giderek daha öfkeli bir insan olmak istemiyorum. Üstelik yoldaşlık edebileceğime inandığım insan sayısı da her geçen gün azalıyor. Aslında etrafımızdaki pek çok insan, o ya da bu nedenle bir bir eleniyor. Artık kendi küçük alanlarıma, anlarıma ve yaratma ihtimalim olan küçük mutluluklara konsantre olmak istiyorum.

Çünkü farkettim ki, yakaladığımız küçük mutlulukların bile vicdan azabı çekmemize neden olduğu düzenin içinde eriyip gittikçe bizler; o düzeni yaratan her şey daha da güçleniyor. Kendi adıma buna izin vermemeyi seçiyorum. O nedenle de beni rahatsız eden her şeyle birilikte; mutlu eden, merak uyandıran, zevk veren günlük hayatımdaki o küçük anlardan da bahsederek biraz çoğaltmak ve güç almak; bir ihtimal de vermek istiyorum. Olmaz mı?

Uzun zamandır hakkını vererek film seyredemiyorum. Üstelik imkanlar bu kadar fazla değilken; örneğin üniversitedeyken, Alt Yazı dergisini kaçırmamaya çalışır; seyretme imkanım olmayacak festival filmlerine hayıflanırdım. Hatta sonra yüksek lisans yaparken; bir arkadaşım vesilesiyle İskele’de bulduğum, torent sitelerinden film indirip DVD formatında satan bilgisayarcı sayesinde hayli film seyretmişliğim de var. İskele’nin şimdiki haline bakınca, o günler siyah beyaz filmler kadar uzak geliyor. Oysa bundan yaklaşık 18 yıl önce; her ay elimde listeyle o bilgisayarcının kapısına dayanıp, açığımı kapatmaya çalışır; sınırlı internet ve dergilerden yaptığım film listeleriyle Mağusa’dan İskele’ye yol aşındırırdım… Şimdi evlerimizde pek çok platform, yüzlerce film, dizi, belgesel, program seçeneği var. Ancak 15-20 dakikadan sonra uyumadan seyretmeyi başaramıyorum başladığım hiç bir şeyi… Hazır kafayı toparlamışken, yine uzun listeler yapmaya başladım.

Böylece öteleyip durduğum pek çok iyi işi seyretmeye başladım. Kimisini ikinci üçüncü, beşince kez seyrediyorum. MUBİ gibi nitelik bakımından yüksek çıtada seyreden ve çoğunlukla festival işlerini seyirciyle buluşturan platformlar oldukça tatmin edici. Ancak gelin görün ki; bu ada yarısının makus talihi, evde oturup bir film seyretmek isterken bile vuruyor suratımıza. Pek çok film, bulunduğumuz konumdan ötürü seyredilemiyor. 3-5 hayal kırıklığından sonra platform da hakkını kaybediyor… Sayıları zaten oldukça kısıtlı sinemalarımızın sulu zırtlak komedi filmlerine ve ana akım işlere teslim olduğunu düşününce, aklıma İskele’deki “torentçi” düşmüyor değil… Ama dürüstçe itiraf edeyim ki; ben de sabun köpüğü işleri daha fazla talep eder oldum bu ara. Mesleki deformasyonla bireysel yıpranma biraraya gelince, etrafımız giderek acı doldukça, gerçek hikayelerden kaçmakta buldum çareyi sanırım. Neyse ki imdadıma farklı ülkelerden benzer şablonlar ve yüzlerce seçeneği ile Netflix yetişiyor. Ancak bazen ummadık taş da baş yarıyor. Geçende böyle bir filmin başına sıfır beklentiyle oturdum. Türkçe’ye Yas Tatili adıyla çevrilen Good Grief , yönetmenliğini aynı zamanda başrol oyuncusu da olan Dan Levy’nin yaptığı, takip etmesi kolay bir aşk filmi temelde. Ama filmin sorgulamaları o kadar doğal bir seyir izliyor ki; bitiş jeneriğinde önyargım nedeniyle suçluluk duyuyordum. Spoiler verenlerden nefret ederim. O yüzden oturup filmi anlatmayacağım size. Ama öyle iki noktada taşları oturttu ki beynimde; garip bir şekilde rahatladığımı hissettim. Sizinle paylaşmayı da hayli istememe rağmen; bu yazıyı okuyup filme bir şans vermek isteyenler için onu haftaya bırakıyorum.

 

***

Bu Hafta Nelere Çıldırmadım?

Üniversitelerden parayla diploma verildiğini zaten biliyorduk da bu ayyuka çıktığında; İki damla yağmur düşer düşmez eriyecekmiş gibi dışarıyla bağını kesen insanların kış tatili pozlarında erimemiş olduklarını görünce; Toplam 4 parça yeşillik ve 4 adet muzdan oluşan alışverişin sonunda 200 kağıt bayılınca; Sırf trafik akışı aksamasın ya da zor durumda kalmasın diye yol verdiğim bir sürücü nezaketen kafasıyla dahi olsa teşekkür etmeyince; Erzincan’da siyanürle çalışılan altın madeninde göz göre göre yaşanan facia sonucu 9 işçi toprak altında kaldığında; Masum bir kediyi, tekmeleyerek öldüren mahlukla aynı gökyüzü altında nefes alıp verdiğimi hissettiğim her anda… *Barbarların İstilası (Les İnvasions Barbares): Denys Arcand’ın yazıp yönettiği 2003 yapımı film

Web tasarım ve geliştirme : Baba Bilgisayar