Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

BAN Kİ-MOON’UN YENİ BİR “GAMBARİ SÜRECİ” GİRİŞİMİ Mİ?

Taraflar şimdi de “ortak açıklama” sorununu icat ettiler ki müzakerelere başlamasınlar… Zaten başlaması da mucize… O halde gelin Ban Ki-moon’un son nasihatine bakalım:

HATIRLAYACAKSINIZ:  Annan Planı bozgunundan sonra BM’lerce devreye “Gambari Süreci” sokulduydu… Çok kısaca amaç  “iki toplum arasında yakınlaşmayı sağlayacak ilişkilerin” başlatılmasıydı. Sporla kültürel etkinlikleri kapsamına alan süreç,  tutun ki “kapsamlı çözümü” hazırlayacaktı…
Bu süreci en iyi bilenlerden birisi Mehmet Ali Talat’tır. Çünkü BM’ler Genel Sekreteri Kıbrıs temsilcisi İbrahim Gambari adaya geldiğinde Cumhurbaşkanı idi. Karşısındaki muhatabı da Rum Cumhurbaşkanı Papadopulos’tu…
“8 Temmuz 2006 Gambari sürecine” o dönemlerde  “Köşemizden” çok destek atışı yaptıktı çünkü inancımızla örtüşen bir girişimdi, o da şuydu:  “İki toplum eğer birbirlerine güven duymaz, samimiyet kurmaz, bu samimiyeti empatiye dönüştürecek şoven duygulardan arınmazlarsa, masaya hangi çözüm alternatifi getirilse başarısızlığa uğrayacaktır. Es kaza başarılsa da çalışmayacaktır…”
Nitekim ne diyordu o devrelerde  Papadopulos? “Ben fonksiyonel çözüm isterim!” Yani ileride Kıbrıs Cumhuriyeti gibi yıkılıp gitmeyecek bir çözüm..
Ppadopulos’un bu düşüncesi mantıklıydı ama “niyeti” falsoydu! Çünkü Fonksiyonel çözümden anladığı Rum çoğunluğuna dayalı  “üniter Kıbrıs”  modeliydi ki Türk tarafı bu nedenle “Gambari sürecine” sıcak bakmadıydı!
Sonrasında Papadopulos giderken bu kez Masaya Rum Cumhurbaşkanı olarak Hristofyas oturduydu…

BAN Kİ-MOON’UN YENİ ÇAĞRISI:  Geçtiğimiz hafta Kıbrıs’taki BM’ler Barış Gücü’nün görev süresinin uzatılmasına ilişkin raporun taslağı (her zamanki gibi) yine Rum basını tarafından ayazlatıldıydı!
Ban Ki-moon raporunda son zamanlarda sınır kapılarından geçişlerin azalmasından üzüntü duyduğunu belirtiyor buna karşılık Müslüman Türklerle Ortodoks Rumların dini liderlerinin temaslarından ve futbolla ilgili iki taraf arasındaki uzlaşıdan memnuniyet duyduğunu açıklıyordu. Türk Rum liderlerine ise şu çağrıda bulunuyordu: “Bu temasların genişleyip genişletilmesi için her iki toplum liderlerine çağrıda bulunuyorum… Taraflar arasında ekonomik ve sosyal düzeyde daha büyük eşitlik yaratılması, yeniden olası birleşmeyi daha kolay ve mümkün kılacaktır… (Doğal gaz konusunda ise) bulunan her yeni zenginliğin her iki topluma da yardımcı olacağını ve kalıcı çözüm için güçlü katkı sağlayacağına inanıyorum” diyordu.
Anladığımızca BM’ler genel sekreteri de iki toplum arasındaki bu sürtüşme ortamında müzakerelerin başlamasının kolay olmayacağını anlamış, yeniden başa dönerek önce iki halk arasında “sportif, sosyal ve kültürel temasların daha yaygın şekilde başlatılması temennisinde bulunmuştur…”

DÖNÜP DOLANIP AYNI NOKTAYA GELİYORUZ: 1974 Barış Harekatı’ndan sonra Güney’e kaçan Rum sürekli “Türkiye’nin yeni askeri müdahalesinden korktuğu”  politikasını sürdürürken,   Türk tarafı da “1974’ten önceki Rum saldırı ve mezalimlerini hiç unutmadığını dolayısıyla bir daha Rum halkı ile iç içe kalacağı bir çözümü kabul etmeyeceğini” duyuruyordu…            Her iki tarafın “korku ve güvensizlikleri” doğal olarak Kıbrıs siyasi çözüm sürecine de yansıdıydı, elan devam ediyor…
Bu nedenle her iki tarafın da (fakat içinde sahtekarlıkla siyasi fırsatçılığın olmadığı)  toplumsal ilişkilere ihtiyaçları vardır… Asırların “korku ve nefretlerinden” kurtulmak mümkün değildir… Önce “iki komşu” ilişkileri iyileştirilmelidir ki çözüm de “barış yanlısı iki komşu arasında olsun.” Sonuçta her iki taraf için de “fonksiyonel çözüm” açısından doğru bir mantık diyelim.               

  **********.     

KIBRIS TÜRK HALKINI “GERMEKTEN” VAZGEÇİN
Kıbrıs Türk halkını hele bu son dönemlerde “germemek gerektiğini” söylemek bile abestir. Yok, çok nadide ve kırılgan bir çiçek olduğu için değil! Aksine çok hiddetli ve şiddetli olduğu için!
Düşünün ki 2013 yılını “Kurultaylar, seçimler kavgaları” ile geçirdi!  Gündemden düşmeyen “müzakereler başlayacak mı başlamayacak mı” tartışmaları sorularına cevap aramakla uğraştı! “Geçiciler sorunu” gibi tüm toplum katlarında yeniden kamplaşmalara neden olan sorunlarla sarmalandı… Ölümlü Trafik kazaları ile ağladı… Bozuk yollara, pisliğe dönüşmüş çevreye kızdı… Elektriğe, gaza, akaryakıta yapılan zamlar nedeniyle duyduğu acılarla bağırdı…
KISACA:  “Biraz huzur” istemek hakkında girdi 2014 yılına! Ne var ki yine rahat değil! Hükümet henüz göreve başlamadı. “yapacağız edeceğiz” açıklamaları ile tutun ki “icraatlarını ısındırmaya çalışıyor… Her halde bir yerlerden başlayacak da şimdilerde sadece laf’ı güzaftan ibaret kalıyor!
BÜTÜN BU SORUNLAR YETMEZMİŞ GİBİ: Konuya girmeden önce bir süredir kulaklarıma ısrarla fısıldanan haber nedeniyle şunu hatırlatayım. “Kıbrıs Türk halkı “dinsiz” değildir. Çok da büyük dini eğitimlere ihtiyacı yoktur. Mesela okullardaki Sosyal Bilgiler Dersleri içinde bile  “iyi bir öğretmen” pek alâ da öğrencilere “dini bilgileri” verebilir.  En azından bir cenaze namazında hangi duaları okuması gerektiğini, Bayramlarda camiye gittikte okunacak sureleri ile birlikte nasıl namaz kılınacağını öğretebilir. Hz. Muhammet’in hayatını, anlatabilir… 
Kısaca ve ayrıca “çok özel dini eğitime” de gerek yoktur!  Daha açıkçası “ilk ve orta okul çağındaki çocukları” toplayıp “özel din kurslarına” yönlendirmek hiç gerekli değildir…
SON ZAMANLARDA DİN KURSLARI ÇOĞALDI: Çok kısaca ve “Din İşleri Başkanlığını” da töhmet altında bırakmak istemediğimin bilincinde yazıyorum: “Çocukları okullardan topluyorlar, yedirip içiriyorlar. Giydirip kuşatıyorlar. Hatta “ablaları ile ağabeyleri” okullarda verilen ödevlerini yapmalarına bile  yardımcı oluyorlar… Bu hizmetlere karşılık kimseden tek kuruş ücret talep etmiyorlar…”
Bu öğrenciler her şeyin bedava olduğu  “olanaklara” namaz kılarak, verilen dini bilgileri öğrenerek karşılık veriyorlar… Bazı yörelerde genç kızların, annelerin başlarını örtmeleri için telkin yapılmakta hatta “seçilmiş görevliler” bunun için çalıştırılmaktadırlar…
TEKRAR EDEYİM: Kıbrıs Türk halkının gailesi başından aşkındır! Sosyo ekonomik ve siyasi sorunlarla sarmalanmıştır… Çözümsüzlük ahkâmlarında gitgide geleceklere olan güvenini yitirmiştir…
  Böylesi streslerin şah damarında atan insanları (çok dobra yazalım) Türkiye usulü dini “akidelerle” sarmalamaya çalışmak, “din elden gitti” diyerek “başlara” yeni gaileler sarmak yanlıştır! Ve ekleyelim:
Eğer harcanması gereken çok paranız varsa gidin onarım bekleyen hastanelerimizin onarımlarına harcayın… Dökülen okullara yardımda bulunun… O “gettoların” içinde uğraşırken zaten görüyor elliyorsunuz! O insanların sosyo ekonomik gelişimlerine katkıda bulunun… Kısaca paranızı da enerjinizi de daha sosyal işlerde  sarf edin. 

    ********** 

      TRAFİKTEN SORUMLU KİMDİR?
Haberi medyada çalkalandıkta “Allah Allah” dedimdi! “Yoksa resmi görevli midir de haberimiz mi yoktur!”
Haber ölümlü trafik kazalarıyla ilgiliydi: Ben Rum’ların bizden daha çılgın olduklarını zannederdim ama meğer öyle değilmiş. Nitekim verilen haberde deniyordu ki “2013 yılında trafik kazalarında Güney’de 20 kişi ölürken, Kuzey’de 49 kişi öldü!”
Ne var ki bu haber medyada ayazlandığında, baktım bazı tanıdıklar “Mehmet Avcı istifa etmelidir” diyerek konuşuyorlar bana!
“Allah Allah” demem bundan dolayı olmakta! Bildiğimce M. Avcı Trafikle ilgili bir sivil Toplum Kuruluşu Başkanı. Her STÖ gibi açıklamalar yapması, trafikle ilgili uyarılarda bulunması,  zaman zaman ilgili bakanlarla konuşması falan hakkıdır! Fakat Trafik Kazaları arttı diye istifa et çağrıları çok anormal bir olaydır!
ÇÜNKÜ: M. Avcı gitgide Devlet içinde “Trafik Bakanı olduğunun” imajını yaratacak kadar etkin ve yetkin bir konuma sokuldu! O kadar ki “önce bazı trafikle ilgili sorunları Avcı’ya söylettirip açıklattırırlar, kulakları doldurduktan sonra da mesela ya harçlarla cezaların parasal faturalarını artırırlar yahut falan veya filan yere bir radar daha koydurturlar!
Artık bu tip “ikili ilişkiler” o kadar rutin  hale geldi ki yurttaş mesela trafikten de sorumlu olan bakanın yahut Trafikle ilgili birimin müdürünü değil, Mehmet Avcıyı istifaya davet ediyor…
YAPMAYIN. Devlet hiyarerşisini bozmayın!  Bu ülkede elbette ki STÖ’leri olmalıdır… Fakat “devlet kademelerinde karar mercii olacak kadar değil!” Telkin başka şeydir, icraatın başı olmak başka şeydir… Eğer devlet kademelerinde STÖ’lerini “icracı konumuna sokacak” imaj yaratırsanız, o zaman o “makamda” ne işiniz kalır ki?