Neredeyse uzman olacağız. Her yerde zehir konusu. Bulduğumuzu okuyoruz, bilene soruyoruz. Ancak ne yazık ki geçmişte de olduğu gibi, bugün de hala soruna çözüm bulacak olanların çalışmaları bitmiyor. Ne yasa geçiyor, ne doğru dürüst denetim yapılıyor.
Buradan defalarca sordum, ithal edilen ürünlerin sağlık sertifikaları yok mu diye. Ne Tarım, ne Ticaret, ne Sağlık Bakanlığı’ndan bir açıklama geldi. Duymamazlıktan gelip, geçiştirdiklerini mi sanıyorlar?
Dün Dr. Suphi Hüdaoğlu da aynı konuya değinmiş. O, yerel üretimin sertifikalandırılmasından bahsediyor. Bu da doğru… ABAD kararı lanetlediğimiz bir karardı, ihracatımızı engellemişti. Ancak sanırım o dönemde, ihraç edeceğimiz ürünler için “Kıbrıs Cumhuriyeti” mührü vurulan bir gıda sertifikası uygulanmaktaydı. Dolayısıyla eminim o şartlarda bile denetleme bugünkünden daha iyi yapılmaktaydı… Sonra dünyadan koparak, kendi kendimize kalınca, ne sertifika kaldı, ne denetim.
Bugün laboratuvarlarımızla övünüyoruz, ama olay sadece tahlil demek değil ki? Ürünlerin denetlenmesi keyfi yapılıyor. Zirai ilaçların hem ithalinde, hem kullanımını denetlemede sorun var.
Bilenler diyor ki, Kıbrıs’ın Kuzey’inde artık toprak da, su da zehirlenmiştir. Bilinçsizce kullanılan zehir, yağmurla, hatta sisle toprağa ve havaya geçiyor. Yani pestisit kullanılmamış, organik denilen ürünler dahi, bu yolla tehdit altında. Hatta bu nedenle KKTC’de organik tarım yapmanın imkansız olduğu söyleniyor…
Ayrıca ilaç kalıntısı sadece kansere neden olmuyor. Gelecek tüm nesilleri etkileyecek genetik bozulmalara da neden oluyor.
Daha ne kadar yazalım, ne kadar dürtelim, o koltuklarda oturanları daha nasıl rahatsız edelim bilemiyorum. En azından vatandaş kadar endişe duymuyorlar mı? Onu da anlayamıyorum…
Daha ne Downer’lar geçer gider
Herkes Downer’ın bezginliğini konuşuyor. Kendimizi kandırmayalım. Adam bezmesin de ne yapsın. Bir kere şunu kabul etmek gerek; 2004 referandumundan sonra eskisi gibi yıllar yıllar süren müzakerelerle sonuca varma umudu yoktur. Referandum, bir milattır ve o tarihte ortaya konan gerçeği değiştirmek öyle müzakereyle falan olacak iş değildir. O gerçek de, Rum halkının Kıbrıs Türkleriyle bir anlaşmaya ihtiyacı ya da arzusu ya da niyeti olmadığı gerçeğidir. 2004 sonrasındaki müzakere süreçlerine bakın, arada geçen aktörlere de bakın, Talat, Eroğlu, Papadopulos, Hristofyas, Anastasiadis…
Yıllar yine liderler yemiş, bir adım yol gidilmemiş. Herhangi bir ilerleme olmadığı bir yana, kafa patlatılan yıllar, kağıda dökülen tutumlar, parametreler, planlar, hepsinin gerisine düşülmüş… Her iki taraf da okumayı yeni söken çocuklar gibi, sıfırdan başlamış durumdalar.
Bence eğer bir anlaşma olacaksa, bu “ister istemez” olacak. Yani mecburiyetten. Gönüllü olmayacağı açık. Onun için de tarafları bir anlaşmaya mecbur edecek ortam oluşmadıkça daha ne Downer’lar geçer gider…
YERİN KULAĞI VAR
SIRADA BAŞBAKAN VAR: Uzun bir süreden beridir TC ile ilişkiler buzdolabına kalkmıştı. Daha doğrusu üst düzey resmi bir ziyaret yapılmıyordu yaklaşık bir yıldır. Cumhurbaşkanı Eroğlu’nun son Ankara ziyaretinin ardından sıra Başbakan Yorgancıoğlu’nda. TC Başbakan’ı Erdoğan’ın Başbakan Yorgancıoğlu’nun talebine olumlu yanıt verdiği ve Yorgancıoğlu’nun Erdoğan’la görüşmek üzere önümüzdeki haftalarda Ankara’ya gideceği iddia ediliyor… Gitmesi bir şey değil, ben ne söyleyeceklerini merak ediyorum.
SEÇİMDE NİYE DİBE VURMUŞTUNUZ: “KKTC yine 2008’de olduğu gibi batırılacak” demiş Özgürgün. Sanki halihazırda batmamış… Kendi dönemlerinde seçimdi, kurultaydı diyerek kamuyu da, devletin kaynaklarını da tüketen, taş üstüne taş koymayan, Ankara’nın teveccühüyle çarkı döndüren kendileri değilmiş gibi. Adamda bunları söyleyecek biraz yüz olur. Hükümetin beceriksizliklerinden biz de şikayetçiyiz ama 2009-2013 hükümetlerinde olan herhangi birinin şikayet etmeye, hatta ağzını açmaya hakkı yok. Başarılıysaydılar, seçimde niye dibe vurdular acaba..?
HANGİSİNE İNANACAĞIZ: İlginç bir paralellik var. Cumhurbaşkanı, kendi geleneksel tutumuna uygun millici dernekleri kabul edip aydınlatırken, Dışişleri Bakanı da kendi meşrebine uygun sendikaları ziyaret ediyor. Her ikisi de Kıbrıs konusunda gelinen noktayı anlatıyorlar ama bence farklı bakış açılarıyla. Bu durumda değişen bir şey yok, toplumun bir kısmı Eroğlu’nun görüşlerini, diğer bir kısmı Nami’nin görüşlerini paylaşacak. Benim açımdan Cumhurbaşkanıyla hükümet aynı şeyleri söylemediği sürece, hiçbir inandırıcılığı olmayacak…
NE BEKLİYORDUNUZ: Sendikalar Maliye Bakanı ile yaptıkları protokol görüşmelerinde kendileri ile “dalga geçildiğini” iddia ettiler. Sendikaların talepleri için ise bakan Mungan, “yüzde 16 artış veremem, yüzde 40 artış veremem, 450 TL’lik seyyanen artış veremem” gibi ifadeler kullanmış. Zırt pırt grev yaparak kendi üyelerini de usandıran sendikalar kara kara düşünmeye başlamışlar. Grev falan yaparız diyorlar ama onlar da biliyorlar ki, grev yapsalar da değişen bir şey olmayacak…
MEDYA KADERSİZ BİR SEKTÖR: Her yeni medya kuruluşu beni heyecanlandırır. Sadece ortam renklenecek diye değil, bir kaç arkadaş iş imkanı bulacak diye sevinirim. Ama kapananlar da beni bir o kadar üzer. Fog TV’nin kapanmasına da bu yüzden üzüldüm. Yine birçok genç işsiz kalacak. Ne kadar inanmış olsanız da, sonuçta bu da bir ticari işletme. Galiba bizim sektör kadar, kadersizi hiç yok…
ÇOK MU ZOR: Avrupa Parlamentosu, yapılan oylamayla plastik torbaların kullanımının 2020’de yasaklanmasını öngören bir karar aldı. Yetkililer yaptıkları açıklamada; “İnsan sağlığına oldukça zararlı olan plastik torbaların alınan bu kararla yok edilmesinde büyük yol kat edilmiştir” denildi. Türkiye’de ise bu uygulama sadece Bozcaada halkı tarafından gerçekleştirilmekte. Bu küçücük adayı plastik mezarlığına çeviren bizler de yasaklama kararına uysak… Çok mu zor?
ZİRVEDEKİLER
Hüseyin Angolemli: TDP Milletvekili Angolemli, sigorta emeklilerinin asgari ücret çekişmeleri arasında ezilmesine müsaade edilmemesi, emeklilerinin maaşları yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini söyledi. Angolemli bir de bu sayfadan sık sık yazdığımız bir konuya değindi ve özel sektörde sendikalaşmanın teşvik edilmesini istedi. Toplum vicdanını temsil eden muhalefet budur işte.
DİPTEKİLER
İstismarcılık: Çarpıklıklarımızı kural haline getirmekte üstümüze yoktur. Atama kağıdında “Mevsimlik personel” yazıyor. Görevden alma kağıdında da, artık o hizmetlere ihtiyaç bulunmadığı… Kıyamet kopuyor; “geçiciler durduruluyor” diye. Yani mevsimlik diye işe gir, sonra kadroyu hak olarak talep et. Onun için diyorum, geçici, mevsimlik, sözleşmeli, hepsinin ortadan kalkması şart. Bunlar siyasilerin eline oy toplasınlar diye verilmiş imkanlar. Yeter artık…
Foto Gündem..

Eski KTHY çalışanlarının tazminatları dün sabah itibarı ile ödenmeye başlandı. Ancak bir grup eski KTHY çalışanı ödenmelerde adaletsizlik olduğunu iddia etti
































