
KKTC’de görev yapan “soğuk savaş temsilcisi” son komutandı belki de. Giderayak, Kermiya sınırının çıkışına elinde “kılıç” olan bir Atatürk heykeli dikmişti. Adı yanlış hatırlamadıysam dönemin Sivil Savunma Teşkilat Başkanı Ömer Faruk Bozdemir…
Neydi bu heykeli dikerkenki amacı? Tam da her gün binlerce Rum’un geçtiği bir güzergaha… Atatürk’ün Türkiye’nin birçok bölgesinde, benzer heykelinin elinde, meşale var, barış ateşi yanıyor. “Yurtta Barış Dünyada Barış” diyerek, dünyanın kalbini fetheden bir lideri, “Rumlar her gün görsün” diyerek, tam da oraya, elinde de kılıçla dikmenin anlamı neydi?
O günlerde birçok kez tepki gösterdik.
Sivil toplum örgütleri ayaklandı.
Ne oldu…
Tepkilere rağmen heykel oraya dikildi… Sonra herkes unuttu. Gündem normale döndü. Kermiya’nın adı Metehan olarak anılmaya başlandı.
Herkes de Atatürk’ü elinde kılıçla içine sindirdi.
Ben sindirmedim.
Ve halen, sağduyulu birilerinin çıkarak, buradaki kılıcın yerine, “Barışı” simgeleyen bir meşale takmasını bekledim.
Atatürk’ün eline zeytin dalı tutuşturmasını bekledim…
Halen de bekliyorum.
Kıbrıs Türkü de böyle bir şey. Önce “abartılı” bir tepki verir.
Sonra içselleştirir.
En sonunda da unutur.
Tıpkı burada yaşadıklarımız gibi.
Atatürk’ü kendi soğuk savaş taktikleri için kullananların bizlere bıraktığı bu miras en çok da Atatürk’ün aziz hatırasına hakaret.
Barışçı kimliğine hakaret.
Şimdi Türkiye’nin birçok yerinde benzer heykel var.
Örneğin İzmir’deki atlı heykel… “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri…” cümlesini simgeler. Atatürk eliyle, Akdeniz’i işaret eder… Elinde kılıç yoktur.
Ve başkent Ankara’daki heybetli Atatürk heykeli… Atını dizginliyor Atatürk… Kılıç yok…
Ve Kilis Halk Meydanı… Atatürk ve atı… Atatürk’ün elinde barışı simgeleyen çiçekler var. “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” sözüne uygun… Kılıç yok, zeytin dalı var… Barış’a vurgu var.
Ve son fotoğraf da Kıbrıs’tan. Elinde kılıç… Güney’den Kuzey’e geçen Kıbrıslı Rumları selamlıyor Atatürk…
Birilerinin egosuna uysun diye…
/////////////////////////
Hiç unutmadım
Solomos Solomu’nun ölüm günü
14 Ağustos 1996. Direkten Türk bayrağını indirmek isterken vurularak öldürüldü. Kim tarafından vurulduğu henüz net olarak bilinmese de… “Neden başından vuruldu?” sorusu hep sorulur. Ben de kendimce öldürülmesini hiç doğru bulmadım. O tarihte, o kadar silahlı askerin arasından geçerek Türk bayrağını indirmeye kalkmak büyük delilik olsa bile, cezası ölüm olmamalıydı. Tutuklanıp, yargılanabilirdi.
Hiç unutmam. Asker olduğum yıllar. Komando bölüğündeyiz. Sınır olayları giderek artıyor. “Motorlular Ahna bölgesinden Kuzey Kıbrıs’a geçecek” dendi. Destek birliği olarak Ahna’ya gittik. Günlerce Ahna’da kaldık. Onbaşıyım. Yanım bir manga ile birlikte bir yere dizildik. Emir belliydi. “Sınırı geçen motorlu olursa, vurun…” Elimizde silahlar, mermiler sürülmüş… Ahna’daki eski binaların içine yerleştik, 10 arkadaşımla birlikte toprak yoldan gelecek olanı bekliyoruz. Hayatında ava bile gitmemiş ben. Elimde silah… Motorlunun sınırı ihlal etmesini bekliyorum vurmak için… O an yaşadıklarımı anlatamam.
Önce bir uğultu duyuldu… Sonra telsizden, “Mermi sür” emri geldi. Silahlar kurulurken… “Şak şak şak” diye gelen sesler. Hepimiz birbirimize bakıyoruz… En yaşlı ben, 21 yaşında. Düşünün… 18-19 hep. Derken motorlular 300 metre kadar ilerimizden geçip gittiler… Biri dönse, ne yapardık? Ateş eder miydik? Etmezdik herhalde. Belki aramızdan biri ederdi? Bunları düşünürken yaşadığım stresi anlatamam açıkçası. Tam da bu günlerdi. Gereksiz sınır eylemleri… Ve gereksiz yere öldürülen Solomos Solomu… Ve tabii ki Allahverdi Kılıç ve Tasoz İzak da bu anlamsız kavganın “ölüsü” oldular. Yazık değil mi?
/////////////////////////////////
Twitledim @husekmekci
Sami Özuslu Sim TV’de kurultayın seçimli olmayacağını belirtti ve “Bırakın Özkan Bey icraat yapsın” dedi. Akansoy ve Çağlar bunu dinler mi? Sanmam. Zira tepki Özkan Bey’in şahsına değildir, yönetme şeklinedir. Dışlamalar ve ötekileştirilenler var. İşte onlar adaylı kurultay istiyor
///////////////////////
Twitledi
Erol Ucaner @drucaner
Hasta: Gomşum dedi şeker vurdu böbreklerime da tuzlu yeyim, geçer.
Ben: E tamam deyze bana ne geldin?
Hasta: E teyit edeyim doğru mu?
Deli olacam!
////////////
Her zaman dinlerim
İzel- Denizleri Aş Da Gel
1990’lı yılların başı. Türk pop müziği en kötü dönemini yaşıyor neredeyse. Düşünsenize… En moda şarkı, Barbaros Hayrettin, “Ben Sizin Babanızım…” En parlak grup Grup Vitamin, “Lan İsmail” diye şarkı yapıyor. Çok severek dinlerim ama MFÖ bile, “Ali Desidero” diye şarkı yapmıştı o dönem. İşte o dönemlerde önce İzel- Çelik- Ercan olarak adını duyuran bayan solistin yoluna tek başına devam etme kararı. Mağusa Belediyesi’nin davetlisi olarak Kıbrıs’a da gelmişti. Bir konser öncesi sohbetimiz olmuştu.
Güzel sesinden öte, platonik bir aşk yaşamıştım desem, abartılı olmaz. Ne zaman İzel şarkıları duysam… 1990’lı yıllara, Mağusa’ya giderim. Bu fotoğraf da o konserden, ben çekmiştim, yakından… “Yakışıklım”, “Geceler Uzun, Geceler Kara”, “Sahil”… İzel ve “Denizleri Aş Da Gel”… Hep dinlerim, hep severim…
////////////////////
Önermezsam Çatlarım
Üniversitelerimiz halen daha birbirlerinin değerinin farkında değil. Birbirini yıpratma peşinde. Doğal olan bu mu? 100 bin öğrenci hedefine ulaşmak hayal değil. Yeter ki üniversitelerimiz birbirlerini rakip olarak görmesin.
///////////////
Bir kenara not edin
Borç İlişkilerinden Kaynaklanıp Tahsili Geciken veya Tahsil Edilemez Hale Gelen Borçların Yapılandırılması Yasa Önerisi hazır. Haftaya Meclis Komitesi’nde olması bekleniyor. Gecikmeden de yasalaşacak. Hapis cezası yine var. Erhürman hapis cezasının neden kaldırılmadığını bakın nasıl açıkladı, söylediklerini bir kenara not etmekte fayda var:
“Anayasa’nın 136. maddesine göre, ‘yasama ve yürütme organları ile devlet yönetimi makamları mahkeme kararlarına uymak zorundadır. Bu organ ve makamlar, mahkeme kararlarını hiçbir surette değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.’ Bu hükmün anlamı, mahkeme tarafından verilmiş bir hüküm veya emrin yalnız ve ancak mahkeme tarafından değiştirilebileceğidir.”
//////////////////////
Ezberimde
MAVİ GÖZLÜ DEV, MİNNACIK KADIN VE HANIMELLERİ
O mavi gözlü bir devdi,
Minnacık bir kadın sevdi.
Kadının hayali minnacık bir evdi,
Bahçesinde ebruliii
Hanımeli
Açan bir ev.
Bir dev gibi seviyordu dev,
Ve elleri öyle büyük işler için
Hazırlanmıştı ki devin,
Yapamazdı yapısını,
Çalamazdı kapısını
Bahçesinde ebruliiii
Hanımeli
Açan evin.
O mavi gözlü bir devdi,
Minnacık bir kadın sevdi.
Mini minnacıktı kadın.
Rahata acıktı kadın
Yoruldu devin büyük yolunda.
Ve elveda! deyip mavi gözlü deve,
Girdi zengin bir cücenin kolunda
Bahçesinde ebruliiii
Hanımeli
Açan eve.
Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev,
Dev gibi sevgilere mezar bile olamaz:
Bahçesinde ebruliii
Hanımeli
Açan ev…
Nazım Hikmet RAN
////////////////////////
Bu fotoğraf hep aklımda

“Ancak çaycıya yeter”
1991 yılında part-time… 1993 yılı Eylül ayından ise full-time olarak Halkın Sesi’nde attım adımımı Kıbrıs Türk medyasına. 22 yıl geride kaldı. Sarı Basın kartımı 1993 Aralık ayında aldığım varsayımıyla 20 de desek olur. Ben ve Ali Baturay iç haberlerde… Can İpçioğlu Spor Müdürü… Bülent Günkut da Magazin Müdürü… Böyle bir ekiptik. Ben ve Baturay hafta sonu maçlara da giderdik. Fotoğraf çeker, yorum yapardık. Tüm ödülleri bir bir topladığımız yıllar…
Peki şimdi? Bir araya geldik mi, en çok da Bülent Günkut’un ay sonu anısını konuşuruz. Misafirleri hiç bitmezdi. Seveni sayanı… Şimdi de öyle. Uzun yıllar mutlu yaşasın… Her gelene çay-kahve… Cebinden tabii. Ay sonu Kahvecimiz Kadir hesapları alır gelirdi. Maaşını alan Günkut, neredeyse tamamını Kadir’e verirdi, çay- kahve parası olarak. “Zehracığım sağ olsun” diyerek eve giderdi. Eşi Zehra Günkut’un öğretmen maaşına atıf yaparak… Mutlu mutlu yaşadılar, uzun ömür bir arada yaşamaya devam ederler inşallah. Aradan geçen 20 yıl… 20 yıldır bitmeyen dostluklar, anılar… Günkut’un masasında çekilen bu fotoğrafı, hiç unutmam. Fotoğraftaki herkes, üretimine yeni üretimler katarak geldi bu günlere. Mesleklerinden kopmadan… Hoş bir anı olarak kaldı…
































