Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Aşk için ölmeli mi?

“Bana bir varmış”, de…

“Bir varmış, bir yokmuş” deme

İçime dokunuyor…

Can Yücel

 

Birisi, ömrünüzün herhangi bir zamanında karşınıza geçip ancak filmlerde, romanlarda rastlanabilecek bir sevda yaşayacağınızı söylese…

 

Birisi gelip, dünyayı karşınıza alabileceğiniz, para denen, ün denen, kariyer denen, çevre denen iğreti oluşumları elinizin tersiyle itebilecek “O”na rastlayacağınızı anlatsa; ve yine o birisi, rüya gibi, gerçek gibi, şiir gibi yaşayacağınız sevdanın hastalık, ölüm ya da herhangi bir nedenle bitebileceğini dillendirse, siz ne yapardınız? Hastalığa, ölüme, herkesin görebildiği, herkesin gerçeklerine aldırmayarak “fildişinden bir kuleydim yıktım kendimi” diyebilecek bir “biz” olmaya koşar mıydınız?

 

Gerçek denilen yalanın ezberini bozar mıydınız? Hediye süsü verilmiş ayrılıklar, “ikbal”dan çıkan plastik sevgililerle kokuşmuşken her yer, hücreleri kemiren hastalığa rağmen her türlü sonu göze alır mıydınız? Ve bir yıl, üç yıl, beş yıl sonunda, onca sevgi dolu öpüşün, sarılışın, günün, gecenin, şiiirin, şarkının, güneşin, deryanın yoldaşlığı sürerken, ölümün ya da ayrılığın kapı ardında durduğu unutulmuşken, gitmenin soğuk nefesi aşkınıza düşerse hangi gerçekle ortada kalırdınız?

 

“ölüm değilse bizi ayıran yazık olmuş” der miydiniz?

 

yoksa

 

“madem yaşıyoruz toprak olmadık, biz ikimiz birden yalancıymışız” diyerek eski bir sözü mü ezberlerdiniz?

 

Bazı insanlar için yaşamdaki ölüm ayrılıksa, bazıları için ayrılık sadece elde olmayan tek neden olan ölümdür. Ölüm haricinde bazı eller birbirinden ayrılamazlar.

 

Onlarınki bir öykü olsaydı büyük, acılı hatta trajik bir aşk öyküsü olurdu. Var ile yokun, varken yok olanın, yokken var kalanın, yani eskitilen ve yozlaştırılan aşkın gerçeği yazılırdı… Onlarınki ancak arabesk filmlerin sonlarında rastlanabilecek bir veda sahnesiydi. Onlar, sizin, benim, herkesin değil, kendi gerçeklerinin peşinde aşklarının gerçeğindeydiler. Koskocaman bir ömre sığdırılabilecek anların izinden gittiler. Ortalığı cayır cayır yakan bir yaz öğleninde sıradan bir acı kayıp ilanı gibi zaman ve mekan kavramından süzülüp gitti “onlardan birisi”. Diğerine veda sahnesini yaşamak düştü. Bir de, “biz sana demiştik” diyen cümlelerle savaşmak. Ölümden başka hiç bir güç onları ayıramazdı diyen şarkılar yazıldı yollarına…

 

Kafamda bir filmin sahnesinde aklıma kazınan soru cümlesi yandı. Melekler Şehri (City of Angels) filminde aşık olduğu Maggie (Meg Ryan) için ölümsüzlüğü bırakarak ölümlü bir hayatı seçen ve çok kısa bir süre sonra sevdiğini kaybeden Seth’e (Nicolas Cage) filmin son sahnesinde arkadaşının sorduğu soru takıldı aklıma:

 

“Böyle olacağını bilsen yapar mıydın?”

 

“onun saçını bir kez okşamayı, dudağından bir kez öpmeyi, bir kez olsun elini tutmayı onsuz bir sonsuzluğa tercih ederdim”… diye yanıtlamıştı Seth filmin sonunda. Tıpkı onlar gibi aşklarını savunmuştu, sevgisiz bir dünyanın adaletsiz yolunda… Onlara ve gerçek olmayacak gerçeklerin peşinde koşarak, her şeye, herkese ve hatta ölüme rağmen aşkı seçenlere selam olsun…

 


 

AŞKSIZ BİR DÜNYANIN

AŞIK ÇOCUKLARI

 

“İçinden, düşünden bir şey tut” dendiğinde “en çok aşk tutan”, bir yenilgiden ve bir yanılgıdan yeni dönen çocuklarıydık yaşamın. “Barış” diye-diye barışamamıştık ne hayatla ne de kendimizle. Becerememiştik ne barış yapmayı ne de sevdiğimiz şeyler uğruna savaşmayı.

Başucumuza üşüşen leş kargalarını, tellerimize tüneyen uğursuz baykuşları kovamamıştık ne yapsak. Bütün işaretler hep kötü haberlere, bütün aşklar ise altı oyulmuş ada yalnızlığına çıkardı. “Tek başına sokakta yürürken çok kalabalık” olan insanlarımız azdı bizim. Akıntıya yürek çeken şiirlerimiz kül rengi bir akşamda terk etmişti buraları. Gri vedalar akıyordu paçalarımızdan. Sündürmelerimizde içtiğimiz kahveler melun melun bakıyordu yüzümüze. Artık kahvelerimizden de ayni tadı alamaz olmuştuk. Kimimiz “Con”cu, kimimiz “Oza”cı, bazımız “Sultan”cıydık. Hatta ithal Mehmet Efendi’lerimiz bile pişiyordu cezvelerimizde…

 

En çok şarkıları özlüyor olmuştuk. Hani eskide kalan, ölümsüz aşkları anlatan… Bir meyanın en zor yerinde kalakalmıştık. Bir de bir meydanın en tenha yeri vurmuştu şiirlerimizi tam kalbinden. Şimdi meydanlar ve meyanlar gücün yetmediği bir tenhalıkla baş başaydı. Tiz bir sestik biz, nefesimiz yetmemişti ne savaşa, ne yaşama. Aşksız bir yaşamın oksijensiz çocuklarıydık. Diyaframımıza bildik korkuları doldurur, çeşmelerimizden gelen kireçli sulardan daha zararlı olduğunu bilmezdik bunaltıyla midemize doldurduğumuz mutsuzlukların. Çeşmelerimize arıtıcı takardık da ruhlarımızı arıtamazdık ne yapsak …

Sevmenin dayatılmış işkencelerden uzak olduğunu öğrenince yeniden doğabildiğimizi reddederek çekildiğimiz mevzilerimizde düşlerimizi kaybediyorduk kan yerine… Düş kaybından ağır yaralıydık… Yoğun bakıma ihtiyacı vardı ruhlarımızın. Aslında en çok da aşklarımızın.

 

Aşksız bir dünyanın aşka meyilli çocuklarıydık. Mevizlerimizden çıkmayı bilmezdik. Ya taaruzdaydık, ya da savunmada. Ordularımıziı emrimize hep hazır tutardık. Silahlarımız da hazırdı, stratejilerimiz de. Kıvrak zekalarımızı aşk oyuncuklarına kullanır olmuştuk. Ya Şahtık, ya da Mat. Unutmuştuk oyun bitince şahın da, piyonun da ayni kutuya konup yerine kaldırıldığını!

 

Sevişle savaşı karıştıran, şiirleri facebooklarda ucuzculara peşken çeken aforizmacıların yalancılarıydık. Bir kitap dahi okumadan felsefik sözleri tüketen baştan savmacılardık. Ezberci aşk kuralcılarıydık hafifmeşrep anların. “Yorumlayamadığımız” bir yaşama her gün “comment”lerle başlardık. Dost gülümsemesini mumla aradığımız bir zamanda binlerce “friends”imiz bile vardı. Şarkısız ve şiirsiz günlerimizle durmadan şarkı paylaşır olmuştuk yalan bir dünyada. Koca bir yanılsamanın ortasında git gide yalnızlaşan, yalnızlaştıkça da siber umutlara tutunan bir dönemin sahte paylaşımcılarıydık. Kuru gecelerde uyuklayan, ayazda kalmış çocuklarıydık yaşamın. Hayallerimizi kapı önüne süpüren, sıkıntılarımızı halı altına iten, tabuların ve tapuların garantisinde yaşan itaatkar çocuklarıydık sürgün yaşamlarımızla bu adanın. Kök saldığımız toprakları fahişeye benzeten, Afrodit gülümsemeli öyküleriydik gelenin-geçenin hesabının tutulamadığı bir adanın… Öğrenemediğimiz, unuttuğumuz, yaşayamadığımız ve hissedemediğimiz öyle çok şey vardı ki fakir yaşamlarımızın. Neye yarar şiir yazmak, okumak, şarkı söylemek, paylaşımda bulunmak:

 

Bir tek sev(ebil)ince insanlaşacağımızı bilmediysek hiç,

 

Bir insanda bütün yaşamı duyumsayabileceğimizi unutmuşsak

 

“Bütün şiirler senin adınla başlar” demediysek hiçbir zaman,

“Bu gökyüzü altında nefes almanın bir anlamı yok, içinde eğer sen yoksan” diyen cümleleri kurmadıysak.

 

Hissetmediysek “bir bozuk saattir yüreğim, hep sen de durur” diyen Turgut Uyar’ı yaşamın herhangi bir yerinde

 

Kafka ile hiç ayni fikirde olmamışsak:

“Milena, hiçbir şeyin önemi yok, mektubundan başka”…

 

Bütün gücümüzü kuşanmış olduğumuz biz zamanda Kaptan’dan:

“Ben sana mecburum adını mıh gibi aklımda tutuyorum” sözlerini ezberletecek bir mecburiyetimiz olmamışsa,

 

“Bir sen varsın bu dünyada, bir de diğerleri” düşüncesi hiç geçmediyse aklımızdan,

 

Bir bahar günü çığlık çığlığa uyanırken doğa, sırf içinde onu barındırıyor diye dünyayı ne kadar çok sevdiğimizi düşünmediysek,

 

“Sokağın tavanı kadar” deyip de eksik kalmamışsa içimizdeki özlem,

 

“Can içinde ŞAHDAMAR”sın duygularıyla uyanamamışsak hiçbir sabah,

 

“Sensiz anlamı yok bu türkülerin, bu gökyüzü altında yürümenin” diyen bir eksiklik duymamışsak,

 

Neye yarar şiir okumanın, paylaşmanın, şarkı dinlemenin, BİR SEVİYE BİR ÖMRÜ HARCAMADIKTAN sonra?