Ekim ayından beridir Rum liderliği müzakerelere başlamamak için bin dereden su getiriyor. Bu konudaki en büyük siyasi desteğini ise müzakerelerden önce uzlaşıya varılmasını şart koştuğu “Ortak metin” olayından alıyor.
Dolayısıyla Anastasiadis’in kabulünü istediği ve “olmazsa olmazlarımdır” dediği bu koşullarını kısaca bir daha hatırlayalım:
Öncelikle Rum liderliğinin çözüme yaklaşımı şöyle oluyor: “Çözüm bir devlet çatısı altında toprak bütünlüğü ve ulusal kimliği olan iki halkın beraber yaşaması esasında olacaktır.”
Geçtiğimiz kasım ayı başında Rum temsilci Mavroyannis, ön gördükleri çözüm alternatifinin ana başlığını oluşturan bu önerilerinin anlamını ise şöyle açıklıyor: Tartışılıp uzlaşıya varılması gereken Federal devlette iki eşit federal ünite olacaktır…”
Tabii arada, Anastasiadis’in “asla masaya gelmesini istemediği şu olmazları da vardır.”
BİR: Konfederal sistem, yahut iki devletlilik olamaz… İKİ: Bu güne kadar BM’lerden çıkan Kıbrıs’la ilgili tüm kararlar geçerli olmalıdır… ÜÇ: Talat’la Hristofyas arasında uzlaşıya varılan konular geçerliliğini korumalıdır… DÖRT: Tek devlet esasında tek kimlik ve tek uluslar arası temsiliyet olmalıdır… BEŞ: Tümden AB’li olunacağından “garantilere” gerek yoktur…
Son dönemlerde Anastasiadis’in Maraş, Güzelyurt, Güney Mesarya, Karpaz gibi toprak talepleri olduğunu da Eroğlu’nun açıklamalarından öğreniyoruz.
Bunların yanı sıra bildiğimiz bir değer husus ise Rum liderliğinin “siyasi eşitliği” kabul etmediğidir.
EROĞLU SÜRECE NASIL YAKLAŞIYOR: Öncelikle “ortak metin” üzerinde anlaşmanın mümkün olmadığını söylüyor ve ekliyor: “Ortada masaya koyacağımız altı başlık var. Talat-Hristofyas görüşmelerinde mutabakata varılan konular da var. Masaya oturalım bu başlıkları görüşelim diyoruz. Fakat Anastasiadis “ille de kendi şartlarını dayatıyor.”
Kısaca Eroğlu hedefi şöyle belirtiyor: “İki kurucu devlete dayalı iki bölgeli iki halklı siyasi eşitliği içeren bir federal sistem…”
Hatırlayacaksınız bir süre önce artık bıkıp usanmışlığı ortalarda ayazlanan Downer demişti ki “santim santim ilerliyoruz!”
Nihayet geçen gün Anastasiadis bu santim santim ilerlemeyi de kökünden keserek, “eğer ortak açıklamada uzlaşı sağlanmazsa Eroğlu ile bir daha görüşmem” dedi.
Şimdi dilimizin ucuna kadar geldi söyleyeceğiz de ayıp olacak! Kısaca görüşümüzü yazalım ama: Kıbrıs siyasi sorunu Anastasiadis’in keyfine kalmış bir olay değildir. Şimdilik blöf yapıyor! Tabii yapar da… Çünkü AB’nin Barosso’su geliyor, kendisi ile görüşüyor ve “ortak açıklama” konusunda Anastasiadis’e “hak verdiğini” açıklıyor!
Adam şımarır tabi! Buna karşın: Yarın Anastasiadis’i kulağından tutarlar, çeke söke getirirler masaya oturturlar… Ne Türk ve ne de Rum tarafı müzakerelerden kaçamaz…
**********
SAĞLIK “YOKLUKTAN,” EĞİTİM SİSTEMİMİZ “BOLLUKTAN” GİDİYORLAR!
Yılların müzmin dertleri vardır. Çözemeden taşımak kadersizliği bir yana, kamburlarına yeni kambur eklemek de marifetlerimizden olmakta…
Tabi her zamanki bahanemiz hazırdır: “Siyasi çözümsüzlük” deriz, yahut “ambargolar” kulpunu takarız. Veya aramıza katılan ve “alt kimlik, alt kültür” deyip dudak büktüğümüz insanların “toplumsal yapımızı bozduklarına” mim koyar “gitti elden kültürümüz” diyerek dövünürüz…
Hepsi bahane! Küçük bir topluluk olmamıza karşın dünyasal nimetlerden gani gani yararlandığımız bir gerçek. Mesela okullaşma… Üniversitelerimiz… Hatta sağlık servislerimiz…
Ne var ki çapımıza bol gelen, içine girdik miydi devlet olarak cücesi kaldığımız bu müesseseleri kırk yıldır “dertleri ile sorunlarından” kurtaramadık.
Geçtiğimiz günlerde üç gün süren “Sağlık Çalıştayı” toplantıları gerçekleştirildiydi… Çıkan haberlerin başlıklarına baktım, vurgulananlar, önerilenler, yakınmalar falan hiç de yabancısı olmadığımız, zaman zaman sağlıkla ilgili her yetkili ve sorumlu kişinin bir ayak üstüne sıraladığı sorunlar…
Ve şunu da fark ettim: Sorunların ehli olan insanlarımız çok güzel konuşuyorlar. “Problem bilincini” çok güzel koyuyorlar ortaya… Geçmişten beri bu böyle…
Ki biz de geçmişten beri biliyoruz ki “problem bilincine” varmak zaten sorunları hemen hemen çözmek demektir. Küçük bir atılımla girişim yeter de artar bile…
OYSA ÖYLE DEĞİL İŞTE: Mesela dünya alem bilir ki devlet hastanelerinde doktorlar yetersizdir, daha çok doktorun istihdamına ihtiyaç vardır!.. Sağlık sistemi teklemektedir!… Sistemin düzgün çalışması için Genel Sağlık Sigortası Fonu’nun hemen devreye girmesi gerekmektedir!… Lefkoşa hastanesindeki yığılmaları önlemek için yörelerde daha çok hastane açılması kaçınılmazdır!… Acil servisler hiçbir aciliyeti olmayan insanlar tarafından adeta işgal edilmiş durumdadırlar!.. Bir ara oluşturulan kentlerdeki mahalle poliklinikleri geliştirileceklerine devreden çıkartılmışlardır… Hâlâ ilaç, hemşire, araç gereç sorunları devam etmektedir… Ve hâlâ hasis davranılmakta, doktorlara hak ettikleri maaş verilmemektedir!..
Tüm bunlar ortalara kondu muydu ne deniyor? “Sağlığa ayrılan bütçe yetersizdir!” Eee, ne yapsın hastalar? Ölsünler mi? Yani çaresizlik böylesi korkunç bir soruyu sorduracak kadar mıdır!
ÖTE YANDAN EĞİTİME BAKIYORUZ: Okullaşma tamam… Ders yılı başlarındaki öğretmen eksikliklerine karşın öğretmen kadroları da tamam… Sistemin içinde yer alan okul aile birlikleri? Onlar da yerli yerinde ve işlevlerinde… Mesela ben zaman zaman okula gidip gelen öğrencileri izlerim. Hepsi de mesut ve şen şakrak… Eh Türkiye’deki kadar olmasa da bizde de “dershaneler” var, olacak o kadar… Eğitim bütçesi ise tüm diğer bakanlıklar bütçelerinden fazla… Artı, Üniversitelerimiz de var ki “medarı iftiharlarımızdır” diyoruz…
FAKAT O DA NE? Okulların eğitim öğrenim başarılarına bakıyoruz, nanay! Yetişmekte olan gençlerimizin durum vaziyetlerine bakıyoruz, ya hey! Tuzu kuru veliler çocuklarını özel okullarda okutuyorlar, üstelik özel derslerle de takviye ediyorlar çünkü devlet okulları ucu ucuna ancak Üniversiteye öğrenci yetiştiriyorlar… Üniversitedeki öğenim görevlileri ile konuşuyoruz, gelen öğrenciler o seviyede değiller!
Ayrıca gitgide öğrenciler kötü alışkanlıklarla sarmalanmaktalar, bu da toplumsal sorun haline geliverdi! Esrardan sigaraya, kumardan alkole kadar…
KISACA: Sağlık servislerimiz yokluktan, eğitimimiz bolluktan gidiyorlar! Tuhaflık bu kadar olur! Olur da gene yazalım. “Çalışmıyoruz! Fedakârlık yapmak istemiyoruz! Sahip çıkmıyoruz!”
Olmuyor ama! Biz hâlâ siyasi çözüm peşinde koşan bir seferberlik toplumuyuz. Sorun bilincine varmışsak çözümlerine de varmalıyız… Başka şansımız yoktur!
**********
MALİYE BAKANI MUNGAN AÇIKLARSA ÇOK YARARLI OLACAKTIR…
Vergi konularına dalmak istemiyorum. Çok çetrefilli bir sorun. Sadece gelip giden hükümetler yapacak değiller ya! Geçmişte biz de “popülizm” yaparken “vergi vermiyorlar” diyerek sütunlar dolusu yazı döktürürdük. Hatta kim ki “zarar beyan ederdi” yerdi bizden hain lafını!
Sonra bir iki arkadaş, “gel sana durumu anlatalım” dedilerdi. “Bak bakalım şu vergi yasasına. Eğer hakçasına vergi verecek olsak devlet için çalışmış olacağız! Ne elde kalacak ne avuçta!” Doğru yanlış tabi ki bilemem. Ancak önüme serip “aha” dedikleri listelere göre ne kazandılarsa hepsini de vergi dairesine vergi olarak ödemeleri gerekecekti… Saflığımdan dolayı beni aldatmış da olabilirler… Sonra “vergi verilmez alınır” düsturunda Vergi Dairesindeki görevli arkadaşlarla konuşmuştum. “Vergi mükellefi yurttaş yeni bir araba alsa göz açtırmayız, anında nereden bulup aldın diye ensesinde biteriz” dedilerdi!
Tüm bunlara karşılık biliyoruz ki bu devlet yeterince vergi toplayamıyor! Dünkü Havadis anlı şanlı otelleri müesseseleri ayazlattı. Hepsi de zarar beyan etmişler! Oysa biz ne görüyor ne zannediyorduk. “Özellikle casinoları olan oteller paralar kırıyorlar!” Meğer adamlar zarar etmekten kırılıyorlarmış!
Şimdi desek ki bu işte bir bit yeniği vardır, “sen nereden biliyorsun” olacağız! “Açıklama yapılsın” gibi isteklerde bulunma tabiatında olmadığımıza karşın diyoruz ki Maliye Bakanı Mungan özellikle TC işletmeli lüks otellerin vergi ve KKTC’ye yönelik parasal katkıları konusunda bir açıklama yaparsa çok yararlı olacaktır…”
































