Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Anahtarı sizdeyse

Eskiden kentler kale kentti.

Mağusa ve Lefkoşa kale kentleri gibi.

Lefkoşa’da surlar Lüzinyan döneminde yapılmış ve çevresi dokuz mildi.
Sonra Venedikliler geldi.

Ama ada Osmanlı tehdidi altıdaydı.
Ha geldiler, ha geleceklerdi.
Venedikliler bunu göz önünde bulundurarak mühendislerini getirdiler ve Lefkoşa’yı incelemeye aldılar.
Surları dıştan bir müdahaleye karşı daha dayanıklı hale getireceklerdi.
Yaptılar da.
Çevresi dokuz mil olan surları üç mile indirdiler.
Surlar dışında kalan seksen adet kiliseyi yıktılar, onlardan elde ettikleri taşları surların güçlendirilmesinde kullandılar.

Kentin artık üç kapısı vardı.
Baf, Mağusa ve Girne Kapısı.

Kapı dendi mi bunlar akla geliyordu,
Ki o kapılar güvenlikliydi.
Gelen kolayına içeri giremezdi.
İzin almak durumundaydı.
İzin alamazsa, kapı dışarı olurdu…

Ardından Osmanlı geldi.
Onlar da kapılara önem verdiler.
Kapılara zaptiye koydular; güneşin batışı ile kapattılar, doğuşu ile açtılar.

İngilizler geldiğinde, modern hayatın ilk adımları atıldı.
Şeher genişleyecek, imar edilecekti.
Öyle yaptılar.
Kale kent Lefkoşa artık kendi kendine yetmiyordu.
Bu çerçevede Girne Kapısı’nın iki yanını açtılar, çevre yollarını şehrin içine bağladılar.

Ama o kapı kavramı Kıbrıs’ta yaşayan insanların hayatlarında hep yer aldı.

74’te ada fiilen ikiye bölününce sınır boylarında birçok kapı oluşturuldu.
Bunlar başka kapılardı.
Kimisi tel örgülerden, kimisi varillerden, kum torbalarından.
İngiliz’in açtığı kapılar kapatılmış, üstelik yerine birçok sınır kapısı eklenmişti.

Aç kapa…

Aradan onca yıl geçti.
Kapıların bugün için görüşmelerin bir parçası olması aslında yeni bir hikaye değildir.
Her gelen önlemini kapılar üzerinden aldı.
Bir kapı kapatıldığında, ya da kapılara yeni bir kapı eklendiğinde, kimsenin kılının kıpırdamaması sanki de kanıksanmış bir tutumdu.

Halbuki,
Doğaldır ki,
Normal bir kapı da açılmak ve kapanmak içindir.
Bir evin kapısı gibi.
Ama anahtarı sizdeyse…