Anafartalar Lisesi’nin taşınması konusu büyük tepkilere neden oldu.
Öğretmenler, okulun eski yeni öğrencileri, veliler, herkes tepkili.
Buna rağmen ısrarla sürdürülen bir dayatma var. Böyle olunca da kafalarda soru işaretleri yaratıyor…
Kentin simgesi bir okul Anafartalar Lisesi. Kentin hafızası, korunması, yaşatılması gereken bir eski eser gibi…
Öğrencilerin araçlarla taşındığı bir dönemde, bu okulun öğrencilerinin büyük bir kısmı, merkezi olması nedeniyle okula yürüyerek gidebiliyorlar. Bu devirde bulunmaz bir nimet. Trafik açısından da müthiş bir şey…
Konu sosyal medyada tartışılmaya başlanınca, herkes bildiklerini anlattı.
Meğerse, okulun taşınacağı söylenen ve “okullar bölgesi” yapılacak denilen yerdeki çok değerli bir arsa, İrsen Küçük’ün Başbakanlığı döneminde Yakın Doğu Üniversitesi’ne kiralanmış.
Karakum’da, 250 dönüm lebi derya arazi, sıkı durun, dönümü 1, evet sadece 1 Amerikan Doları’na 49 yıllığına…
Denize sıfır üniversiteye ne gerek vardı ki? Çok daha verimli, kazançlı bir şekilde değerlendirilebilecek bir arazi bu. Üniversite nereye olsa kurulurdu…
Devletin bu işten kaybını hesaplamışlar, dehşet rakamlar ortaya çıkmış.
O parayla kaç okul yenilenirdi kim bilir…
Madalyonun diğer yüzüne bakalım.
Devlet 30 yıldır Anafartalar Lisesi’ne çivi çakmamış. Talepler, maddi kaynak yok denilerek geri çevrilmiş.
Şimdi yeni bina için milyonlar dökülecek… Şu anda karkası tamamlanmış olan bir inşaatın, tam teşekküllü okula dönüştürülebilmesi için en az 15 milyon lira gerektiği belirtiliyor.
Dahası var… Düşünsenize hem ilk, hem orta öğretim hizmetleri olacakmış orada. Öyle olunca da, yüzlerce insan günde iki kere o bölgeye gidecek, çocuklar bazen okulda kalacak, onların ihtiyaçları karşılanacak. Orası bir cazibe bölgesi haline gelecek.
Ve orada yeri olan, su satsa para kazanacak…
Üstelik birilerinin ille de olsun diye bastırdığı haberleri de geliyor…
Bu işte samimiyet yoktur.
Bakan Berova, “peşkeş” demenin asılsız ve ayıp olduğunu söylemiş.
Ne derse desin, geçmiş icraatlarına bakarak, iyi niyet aramak öylesine zor ki…
Karaoğlanoğlu’nda kaçak inşaat yapan otele “yürü de korkma” denilmedi mi?
Mahkeme kararına ve mühürlenmiş olmasına rağmen o inşaat devam ediyorsa, vatandaş sizin samimiyetinize nasıl inansın?
İlk günlerde gelen tepkilerle ‘otele devlet ya da belediye arazisi verilmeyecek’ denilmesine rağmen, bir kaç ay tepkiler soğuduktan sonra gizlice tahsisler yapılmamış mıydı…
Kim nasıl güvensin?
Bunlar vatandaşın olaya “peşkeş” olarak bakması için yeterli sebep değil mi?
Sonra, Girne’deki tarihi binada bulunan, ancak devletimizin sanat diye bir derdi olmadığı için harabeye dönen Güzel Sanatlar Müzesi’nin kiralanmaya çalışılması gibi… O da şimdilik tepkilerle durdurulmadı mı…
Girneliler, duyarlı vatandaşlar 31 Ocak’ta Saat 10.00’da Okul’da “Anafartalar’a Dokunmayın” etkinliği düzenliyorlar ve “Girne’nin sembollerinden, hepimizin okulu Anafartalar Lisesi’yle ilgili garip gelişmeler yaşanıyor. Okulumuza sahip çıkalım, Anafartalar’a dokundurtmayalım!” diyorlar.
Göreceğiz bakalım, halkın tepkilerine rağmen devam mı diyecekler, yoksa geri adım mı atacaklar…
YERİN KULAĞI VAR
BİLMEYEN Mİ VARDI:
Harita konusu hükümetle Cumhurbaşkanlığı arasında gereksiz bir polemiğe neden oldu. Eğri oturup doğru konuşalım, beşli zirve konusunda anlaşma olursa, iki tarafın karşılıklı olarak haritalarını vereceklerini bilmeyen var mıydı? Kimse çıkıp da, harita verilmesinin sürpriz olduğunu veya haberi olmadığını söylemesin. Ama burada amaç, haritayı bahane ederek Akıncı’ya yüklenmek…
FARKINDALAR MI:
Güney’de federasyon karşıtlığı iyiden iyiye vücut buluyor. 1974 sonrası, bulunacak bir çözümün iki bölgeli, iki toplumlu federasyon olacağı netleşmiş, BM parametresi haline gelmişken, 43 yıl sonra uzlaşma karşıtları “federasyon görüşmekten vazgeçelim” noktasında buluştular. En son kilise de buna dahil oldu. Başpapaz önceki gün, “Makarios yaşasaydı, o da vazgeçecekti” kehanetinde bulunmuş. Acaba federasyon dışındaki gelişmelerin neler olacağını hesaplayarak mı savunuyorlar bunu? Eğer öyleyse, 15 Temmu 1974’deki çılgınlığı tekrarlıyorlar demektir…
HEM NALA, HEM MIHA:
Malum isimler, Cumhurbaşkanı Akıncı’nın, Cenevre’ye görüdüğü gazeteciler için ne kadar para ödediğine takmışlar kafayı. Yürüyüp durup bunun hesabını soruyorlar. Kardeşim yıllardır hep eleştirdik,yurt dışına giden siyasilerin yanlarında neden gazeteci götürmediklerini. Şimdi böylesi önemli bir zirveyi takip etmek için gazetci götürdü diye eleştiri yapılıyor. Yapmayın kardeşim ayıptır. Hem oralarda neler olup bittiğini öğrenmek istesiniz, hem de gazetecileri götürdüler diye hesap sormaya kalkarsınız. Eleştirecekseniz, sürecin hiç bir yerine dahil olmadıkları halde Cenevre’ye çıkartma yapanları eleştirin…
MEĞER REKLAMLARMIŞ:
Hatırlayınız UBP-DP hükümeti işe bayağı hızlı başlamıştı. Maaşlar hatta onüçüncüler gününden önce ödenmiş, piyasaya olan borçlar halledilmişti. Kısacası herkes hayatından memnundu. Ancak kazın ayağının hiç de öyle olmadığını, taşıma su ile değirmenin döndürülmek istendiğini anladık. Mali protokolde verilen sözler yerine getirilmeyince, doğal olarak musluklar kısıldı. Muslukları kısılınca, hazine boşalmaya başladı, çareyi zam yapmakta buldular ama, onun da çare olmadığını erken gördüler. Demek ki biz dokuz ay boyunca reklamları izlemişiz. Esas film şimdi başlıyor…
DEĞİŞEN SADECE BAŞKANLAR:
CTP’nin yakın geçmişine bir bakın, tarihinde ilk kez bu kadar ayağa düşmüş. Herkes kendi kafasına göre hareket edip, dilediğini söyleyebiliyor. Parti disiplini diye birşey kalmamış. Son kurultaylarda değişen sadece başkanlar oldu. Ahmet gitti, Veli geldi, Mehmet gitti Hüseyin geldi. İdeolojik yenilenme, yeni politikalar geliştirme işleri başarılamadı. Akılcı tezlerle gelen Erhürman, parti içinde cesur, radikal düzenlemeler yapmazsa, onun da işi zor…
BAL GİBİ İMAM HATİP:
Adı Hala Sultan İlahiyat Koleji ama, gerek tedrisatı, gerkese uygulamalarıyle kolejle uzaktan yakından ilgisi yok. Ama bizim Eğitim Bakanı ne yapsın, çıkıp doğruları söylese koltuktan olacak, onun için susmayı tercih ediyor. Halbuki çıkıp “burası bir imam hatip okuludur” deseler, inanın bu kadar tepki görmeyecekler. Kolej kisvesi altında devam etmek işlerine geliyor sanırım. Asılnda bizi değil, kendilerini kandırıyorlar…
ZİRVEDEKİLER
Hüseyin Ekmekçi: “Tuğrul Türkeş bu sürecin içerisinde kilit bir isim. Hem, AK Parti’nin Türkiye’deki milliyetçi tabana ulaşması için önemli bir köprü…Hem de Kıbrıslı Türklerin “bizden” diyerek, güven duyulduğu düşünülen bir isim. Bu nedenle Cenevre’ye gitti.. Hem Kıbrıslı Türklerin, hem de Türkiye’deki geniş bir tabanın hassasiyetlerini bilen bir siyaset adamı…”.
DİPTEKİLER
Algı Operasyoncuları: Son Mont Pelerin “teknik heyetler”zirvesi sonucunu başarısızlık diye değerlendiren zihniyetler var aramızda. O zirvenin bir “al-ver” süreci olmadığından bihaber, toplumda kendi görüşleri doğrultusunda bir algı yaratmak için, adeta çırpınıp duruyorlar. Ve ne yazık ki bazı kesimler de bunların söylediği yalan yanlış şeylere itibar ediyorlar…
































