Kendi bünyemizde başımıza yeni dertler sarmak için uğraşır ve memlekette zaten olmayan istikrarın olanını da tepelerken Rum tarafı Kıbrıs sorununun çözümünü nasıl kendi lehine çevireceğinin mücadelesini veriyor. Hem de “tekil” çalışmalarla değil. Ya “Rum Ulusal Konseyi” ile veya geçen gün gerçekleştirdiğince “Rum Siyasi Parti Başkanları Konseyi” ile!
Bu “Konseyler” tabi ki bize çok yabancıdırlar! Mesela daha cemaat esamesinde iken “Kurucu Meclisler” oluşturabilme kabiliyetine sahip Kıbrıs Türk halkı devlet olduktan sonra “Ulusal Konseyini” de oluşturamadı, Siyasi Partiler arasında siyasi soruna ilişkin konsensüs de oluşturmadı! Denktaş’tan kalan gelenekle kim Cumhurbaşkanı olduysa siyasi sorundan sorumlu lider de o oldu! Ve tabi ne oldu? Kıbrıs Türk siyasi sorunu İktidar-Muhalefet ilişkileri içinde kilitlendi ki Rum’dan beter tutumlarda Kıbrıs sorunu asla çözülmesin!
OYSA RUM LİDERLİĞİ GÜCÜNÜ SİYASİ PAERTİLERLE HALKINDAN ALIR: (Bizde ise “cumhurbaşkanlığı makamı ile Ankara’dan!” Ötesi dıştadır!) Diyelim ve gelelim geçtiğimiz gün Anastasiadis’in Rum Siyasi Partiler Konseyi ile yaptığı toplantından çıkan sonuca. Hükümet sözcüsü Hristodulis’in açıklamalarına göre tabi: (Ben bu kararların özetlerini aktarıyorum:)
BİR: “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin doğal zenginlikleri devlete aittir. Çözüm sonrasında Türkler de yararlanacaklardır.
İKİ: Kıbrıslı Türklerin hakları Kıbrıs devletinin güvencesi altındadır. MEB’deki faaliyetler Türklerin çıkarlarını gözetmemektedir!
ÜÇ: Doğal gaz müzakerelerde görüşülemez!
Dört: Türkiye Kıbrıs Cumhuriyetinin egemenlik haklarına saygı gösterip MEB’den çekilmeden müzakereler başlayamaz!
FARKETTİK Mİ? Rum tarafı artık hem adadaki Türk halkının “hamisi” rolünü oynamaktadır hem de tüm adanın çıkarlarından söz ederken Türk halkını azınlıktaki bir unsur olarak işaretleyerek “merak etmeyin hakkınızı alacaksınız, yeter ki Türkiye elini üzerinizden çeksin demektir!”
BU KARARLARDAN SONRA NE OLUR: ABD Başkan yardımcısı Ankara’ya gidecek. Sanki müzakerelerden kaçan Eroğlu imiş gibi Türkiye’ye masaya dönülmesi için telkinde bulunacak! Aslında öyle olmayacak! Muhtemelen Ankara’nın Doğu Akdeniz’de sismik araştırma yapmamasını ve savaş gemisini çekmesini falan isteyecek! Belki “muzırlık yapma” diyecek! Zaten Biden’ın ziyareti öncesi böylesi bir çağrıyı “taraflara” yönelik olarak Beyaz Saray yaptı…
Tabi sonrası gelişmelerin nasıl olacağını tahmin edebilecek siyasi donanımım yoktur! Mesela Amerika’nın da devreye girmesi ile taraflar şu veya bu fedakârlıklarda bulunup yeniden masaya döneler mi? Yahut doğal gaz boru hattının Türkiye’den geçeceği sözü verilip, müzakerelerin başlamasına zemin hazırlanır mı?
HER HAL’U KÂRDA ŞUNU BİLİYORUZ AMA: Kuzey’de Türkler Güney’de Rum’lar ve şimdilerde Doğu Akdeniz’de o mübarek Münhasır Ekonomik Bölgelerle Doğal gaz yatakları oldukça “müzakereler” kesintili de olsa zamanı zemini oluştuğunda yeniden başlar!
*********
“Kuvvetler ayrılığını” harcamayalım! (Sahip olduğumuz tek demokratik değerimiz)
Büyük Türkiye’ye nazire, tutun ki bizim de o “büyüklüğe” fark attığımız daha bir “büyüklüğümüz” vardır. KKTC her yönden dökülüyor olsa da “kuvvetler ayrılığı” yönünden dimdik ayaktadır! Doğrusu iyi çalışan bir “Yargısı,” zaman zaman arbedelerle yara da alsa bir “Yasaması” ve yürümeyi unutmuş da olsa bir “Yürütmesi” vardır ki “Kuvvetler Dengelerini” iyi dengelemektedirler!
Ha bu “dengeler” siyasi iktidarlar tarafından perişan edilmektedirler başka konu! Özellik de “hukukun üstünlüğü” yönünden!
Mesela Yüksek Mahkeme kararı ile yeniden gündeme gelen şu DAÜ olayına bakalım. Başından beridir “siyasi erk sahipleri ile sendikalar, sendikalarla Rektörlük, Rektörlükle siyasiler DAÜ’ü arena kendilerini de gladiyatörler esamesine sokmuşlar savaşıyorlar!”
Hatırlarsınız son savaş “özü topraktan” geldiği için kelle koltukta savaşan ve “ben asla siyasilerin kölesi olmam” diyerek “Siyasiler cephesinden” keskin kılıç Serdar Denktaş’a başkaldıran Rektör Abdullah Öztoprak’la başladıydı! İki taraf da bir süre birbirlerine saldırdılardı ki toz duman içinde ne hukuk kaldıydı tepelenmedik ne de istikrar kaldıydı DAÜ’de canına okunmadık! Tabi bu büyük kavganın arenadaki seyircileri de şimdilerde yine DAÜ’yü nasıl batıracaklarının çalışmalarına başlayan sendikalardı! Ki Rektör de güme gitse Serdar da yenik düşte tek kârlı çıkacak kesim olarak keyiflerinden gerinip gerinip tribünlerden “haydi bastır” diye bağırıyorlardı.
Sonunda S. Denktaş’a göbekten bağlı organı durumundaki “Vakıf Yönetim Kurulu” hukuku tepeleyerek ve “hukuk biziz” diyerek Öztoprak’ı görevden alıverdiydi! Ne var ki sorun Yüksek Mahkeme’ye gittiğinde işte “her şeye karşın bu ülkede en azından son sözü söyleyecek bir bağımsız yargı da vardır” dediğimizce, DAÜ Vakıf Yönetim Kurulu kararının usule aykırı olduğunu tescil etti!
TABİ OLAY BİTMEDİ: Çünkü ayni anda bir başka konu da gündeme geldi! Nitekim Timurleng’in fili gibi daldığı her yerin altını üstüne getiren DP başkanı Serdar Denktaş’ın neden olduğu siyasi kazalara tahammül edemeyen bakanlar istifalarını verince, ortalık bir kez daha sekiz şiddetinde depremle sarsıldı çünkü “hükümet devam mı tamam mı” sorusu geldi gündeme! Belli ki kimse seçime erken hazır değil, bir süre daha vaziyetleri idare etmek için Meclis’i topladılar ve prensipte karar aldılar: “Vekil transferi yasaklanacak!” Eğer bu yasak kurallaşırsa bundan sonra bir milletvekilinin bir partiden istifa edip bir başka partiye geçmesi asla mümkün olmayacak! Nasıl bir Galatasaraylı ben vazgeçtim artık Fenerli olacağım diyemezse, nasıl ki her Müslüman ana babadan doğan çocuk daha doğar doğmaz Müslüman’dır değişemezse; bundan böyle partili bir milletvekili de sürekli partisinde kalacak ki bunalıma düşüp canı çıkana kadar! Yok kalmayacaksa partisinden istifa edebilir fakat her hangi bir kabine ve komitede görev alamaz, bağımsız kalmak zorundadır! Ben olsaydım milletvekilliği apoletlerini söker ezeli ve ebedi bir daha milletvekilliğine aday olmayacağı hükmünü getirirdim ki görsün dünya kaç bucaktır!
ÖTE YANDAN NE OLUYOR AMA: DP’li Mağusa Belediye Başkanı İsmail Arter seçileli yedi ay oldu, Mağusalılar hâlâ ne zaman hizmete başlayacak diye bekliyorlar ki bir de bakıyoruz DAÜ’nün Vakıf Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı da sürdürüyor! Demek ki bir insan hem belediye başkanı hem Vakıf Yönetim Kurulu Başkanı olabilir! Aynı zamanda “başkanı” olan S.Denktaş’ın politikasını politikası olarak uygulayabilir hiç mahsuru yoktur! Fakat bir parti başkanının fevri davranışlarından bıkıp usanan milletvekillerinin istifası olamaz, kabul edilemez!
Ne diyorduk: KKTC’yi her gün salam gibi dilim dilim kesip harcayan siyasilere nazire hiç olmazsa diyorduk “kuvvetler ayrılığına” dayalı demokratik teamülümüz var. Onu da berbat etmeyelim!
**********
Kısaca takıldığım: (Gidin güney’e ve haykırın: Bu adada asker istemeyiz!)
Askerliğe karşı çıkışlar devam ediyor. Vicdani ret gibi ciddi sayılacak öneriler gündeme geliyor. Ve deniyor ki “Kıbrıs halkları neden savaşsın? Barış içinde yaşamak varken!”
Bu istek gitgide sloganlaştırılıyor. Hem de Rum’un İsrail, Mısır ve Rusya ile askeri anlaşmalar tatbikatlar yaptığı bir dönemde!
Buna karşın itiraf edelim. Keşke Kıbrıs gibi küçücük bir adada askerlik ve silahlanma kalkmış olsaydı. Keşke iki halk bu adada yaşarken askere silaha gerek duymayacak kadar barışa inancın sahibi olabilselerdi. O zaman bir önerim vardır: Gidin Güney’e “adanın askersizleştirilmesinin, silahlardan arındırılmasının” eylemlerini yapın. Eminim ki Maraş’ın iadesi için o tarafta sürdürülen çalışmaları takdirle karşılayan, Kuzey’deki kiliselere davet edildikleri için minnet duyguları ile dolu dini bütün Hristiyan Rumlar, Kuzey’den kaynaklı bu “askersizleştirilme” eylemlerine can’ı gönülden katılacaklardır! Ne olursunuz bu kez de pankartlarınızı Güney’de açın. Gidin Anastasdiadis’in sarayının kapısında “bu adada ne Türk ne Rum ne de Yunan askeri, tank top tüfek istemeyiz” diye haykırın. Hadi Allah rast getire!
































