Kiralık araç konusunu defalarca yazdım.
Dönen dolapları da…
Hani son zamanlarda artan kiralık lüks araçların sebebini…
Dünya kadar muafiyetle kiralık olarak alınan, 5 yıl sonra muafiyeti geri ödemeksizin, sivil plakaya döndürülmesi meselesini…
Kontrolsuz bir şekilde artan kiralık araçların trafikte yarattığı keşmekeşi…
Araç kiralayanların yeteri kadar bilgilendirilmemesini, özellikle çember olayı anlatılmadığı için her gün yaşadığımız tehlikeleri…
Ve en sonunda meydana gelen kazalarda kiralıkların başı çektiğini…
Biz bir tedbir alırlar, belki yasayı değiştirirler falan diye saf saf beklerken, hükümet kiralık araç şirketlerine yeni kıyaklar yaptı.
“Özel sektör yatırımıcısına destek” gibi masum bir gerekçeyle, durduk yerde bir de yeni gümrük muafiyeti getirdi.
Ayrımcılıktır, kıyaktır, oy hesabıdır dedik, kimse tınmadı…
Her neyse, dün Havadis’te Devrim Demir’in haberi, felaketin boyutunu ortaya koydu.
Veriler Polis Genel Müdürlüğü’nden…
Son 19 ayda kaza yapan kiralık araç sayısı 522…
Hesap ettim, toplam kazaların yüzde 10’una denk geliyor…
Kazaya karışan sürücülerin yüzde 80’i Türkiye ve üçüncü ülke vatandaşı…
Demek ki, burada bir sorun var.
Seyredecek miyiz? Yoksa önlem mi alacağız?
Mantık, önlem alınması gerektiğini söylüyor ama, öyle bir durum yok.
Gerekçe “e, ne yapalım toplu taşımacılık yok”…
Peki, bunu düşünün bari…
“T” iznini kapan altına dolmuş çekmesin.
Koca koca otobüsler, tek şeritli yollara dökülmesin…
Merkezi bir taşımacılık kurulsun.
Hem kurumsal bir işletme olsun, denetimi kolay olsun, hem de bir standardı olsun.
Ülkenin en büyük ihtiyacıdır toplu taşıma.
Ama tersini yapmak, piyasaya her gün daha fazla araç sokmak, siyasi açıdan karlı oluyor herhalde…
Devrim’in haberinde yeralan rakamlar, insana daha fazla yazacak bi şey bırakmıyor.
Herşey açık ve net.
Yıllar yılı bir trafik dairesi kurulsun diye çırpındık, kuruldu sonunda…
Ama maşallah kuruldu kurulalı varlığını ya da hayırlı bir icraatını gören yok!
Hiç olmazsa böyle bir temel ihtiyacı ranta çevirmeselerdi…
Bir kere olsun, sosyal devletin gereğini yapsalardı.
Bugüne kadar sorumlu olanlardan umudum yok…
Acaba yakın bir gelecekte bu konulara neşter vuracak birileri gelir mi?
Ondan da emin değilim…
YERİN KULAĞI VAR
BİZ DEĞİL, ONLAR SÖYLÜYOR:
Görüşme sürecinin çökmesinde Cumhurbaşkanı Akıncı’yı suçlayanlar, “ çözümü engelleyen adam” olarak görenler çok oldu. Hatta daha da ileri giderek, Anastasiadis’in şartlarını kabul etmesi gerektiğini söyleyenler bile vardı. Ama sürecin çökmesinde, başrol oyuncunun, aslında Anastasiadis olduğunu bizim söylememiz gerekirken, kendi vatandaşları söylüyor. AKEL Genel Sekreteri Kiprianu, Anastasiadis’in BM Genel Sekreteri’nin çerçevesini kabul etmek yerine, “BM’nin kabul etmesinin mümkün olmadığını bildiği şartlar dayattığını” söyledi…
SADECE 6 BİN EUROSU VARMIŞ:
Seçim geliyor ya, Rum kabinesi de mal beyanı vermiş. Bakınca inanasım gelmedi. Eğer gerçekse, biçare Anastasiadis’in bankada sadece 6 bin 138 Euro mevduatı varmış. Herhalde bu mal beyanına en çok da bizim bazı siyasiler gülmüşlerdir. Yani, siyaset ne için yapılır be kardeşim, öyle değil mi (!)….
HERKES FARKINDA AMA:
Dünkü turizm yazımızla ilgili okurlardan görüşler geldi. Hemen herkes yerelliğimizin, özgünlüğümüzün kaybolduğu, bir de üstüne pisliğe boğulduğumuz konusunda hemfikir. Mesela bir arkadaş, “İyi ki Girne’ye dağdan geliyoruz. Eğer yüksekten geliyor olmasak, Girne’de denizi hiç göremeyecektik” dedi. Bir başkası, İngilizlerin Karmi’yi boşaltıp, geri gittiklerini söyledi. Evlerin çoğu satılığa çıkmış. Hem de eskiden olduğu gibi, ‘illa da bir İngiliz’e satalım’ gailesi de yokmuş. İçinde yaşayanlar memnun olmadıktan sonra, turist niye gelsin ki…
SADECE SİYASET YAPTILAR:
Diş hekimi Erdoğan Mirata’nın cesedinin morgda çürümesi olayını yorumlarken, tıp örgütlerine de “neredesiniz” demiştik. Ses verdiler. Ama siyaset yaparak… Sadece hükümete yüklendiler. Oysa bu rezilliğin baş sorumlusu, kendi üyelerinden biriydi. Ben çıkıp sorumluluğu bir şekilde stlenmelerini, “gereken ceza verilsin” demelerini beklerdim. Hem insana saygı, hem mesleklerinin onuru için…
TEŞEKKÜR EDERİZ, ANCAK OLMUYOR:
Cumhurbaşkanı ve eşine, “Temiz Düşün” kampanyası için teşekkür etmeliyiz. Bir yıldır onlar çaba gösterirken, kirlenme de aynı oranda artıyor. Yani iş temizlemekle bitmiyor, başka şeyler de yapmak lazım. Eminim başka ülkelerin nasıl başardıklarına dair veriler vardır. Benim aklımın kestiği, vatandaş insiyatifleriyle birlikte yürütülecek sıkı denetim ve yüksek ceza. Hani İspanya’daki gibi, sokağa çöp atmanın cezası 750 euro…
KEŞKE YOK OLAN TARİHİ DOKUMUZ OLSA:
Lefkoşa Surlariçi’ndeki asırlık binaların kaderine terk edilmesi büyük tehlike yaratırken, Lefkoşa’nın tarihi dokusu da hızla yok oluyormuş… Bu gidişle sadece tarihi dokumuz değil, kimliğimiz ve insanlarımız da yok oluyor. Gün gelecek araştırmacılar “bir zamanlar buralarda Kıbrıslı Türkler diye bir toplum yaşardı” diyerek kalıntılarımızı arayacaklar. Bu kafayla gittiğimiz sürece de, bu dediklerimin gerçekleşmesi çok zaman almayacak…
ZİRVEDEKİLER
Hüseyin Ekmekçi: Eskiden “Türkiye’den suç ithal ediyoruz” diyorduk, maşallah bu anlamda dünyanın merkezi olduk. Sınır kapılarımız suçlulara açık. Üniversiteler ciddi bir sektör haline gelirken, “öğrenci vizesi” kullanarak burayı “suç adasına” çevirenlere ne yapıyoruz? Kısacası…Biz bu kafayla gidersek…
800 kişiyi aynı anda barındıracak cezaevimiz de bir işe yaramayacak. Çok gitmez…10 sene sonra yeni cezaevinin de koridorlarına yatakları serer…Dünyanın dört bir yanından gelip adayı “suç cennetine” çevirenleri yatırırız…”.
DİPTEKİLER
Sağlık Bakanlığı-Tarım Bakanlığı: Açıklama yapılana kadar yazacağım. Avrupa’dan sonra Türkiye’ye de sıçrayan zehirli yumurta meselesinin sebebi ve KKTC’de de kullanımı serbest olan fipronil’le ilgili tek bir denetim sonucu yayınlasınlar, o zaman susacağım. Bütün dünya panikte, Güney Kıbrıs da dahil, denetim üstüne denetim yapıyorlar. Aynı zehir bizde serbest, yani kullanılıyor, ama sanki bu ülkenin Sağlık Bakanlığı ya da Tarım Bakanlığı yokmuş gibi, denetim de yok… Madem kimse sesini çıkartmaz, zehirli yumurta yemek, KKTC halkına müstehaktır…
































