Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Ahh Bilbay…

 Duyguların anlatılması çok güçtür çünkü kelimeleri yoktur.  Sadece “duyulur…” Öldüğünü işittiğimde öylesine bir duyguyla ve gayri ihtiyari “ah Bilbay” sözcüğü döküldü ağzımdan…
Hastaydı, hastaneye yattıydı, çıktıydı, yeniden yazmaya başladıydı derken… Elli yıllık gazeteciliğini “oyuncular sahnede ölürler” sözlerine nazire, gazeteci olarak tamamladı…
Ve hani derler ya, bir anda kafamda bin bir düşünce dolaştı… Hafıza dediğiniz o müthiş bellek beni ta 1970’lere götürdü… Bozkurt’ta yazmaya başladımdı. İlk yıllarda sık sık gazeteye uğrardım çünkü bir ayağım Lefkoşa’da idi…  Bozkurt Gazetesi’nin ikinci katında uzun dar odada üzerlerinde daktiloların olduğu dizili masaların, duvarlarında türlü çeşitli kupürlerin, yazıların, fotoğrafların yer aldığı o mekânda ayaküstü de olsa Bilbay’la, Tolgay’la konuşma fırsatı bulurdum…  “Fırsatı bulurdum” diyorum çünkü ne zaman o dikdörtgen odaya uğrasam her iki arkadaşı da harıl harıl çalışırlarken görürdüm…
O yılları bir daha düşündüm. Ve düşündüm ki bir insan ancak bu kadar “sevecen” olabilirdi. Duru mavi gözlerinde “saflıkla insanlığı” görürdüm. Dingin konuşmalarını hâlâ duyuyorum… Sonraları zaman zaman her karşılaştığımızda “0oo Eşref nerdesin yahu” derdi… Tabii benim de karşılığım öyle olurdu: “Napan yahu Bilbay…”
Ve yazılarını sürekli okuyordum. Her okudukta da “işte tam benim kafada bir köşeci” diyordum…  Ki yolda yürürken potini bir kâğıt parçasına değse “memleketin pisliği” der mesele yapar,  “Köşesinden” de ayazlatarak şikâyetlerini seslendirirdi. Bilbay Eminoğlu bildiğim kadarı ile sadece “mükemmeliyetçi” değildi. Bu memleketi çok seviyordu…
Öldü! Yine düşündüm, Gerçek bir duayen gazeteciyi daha kaybederken  “o eskilerden” geride kaç kişi kaldık ki!” Bilbay Eminoğlu’na Allah’tan rahmet,  ailesine başsağlığı dilerim.        

 

Bu kez Downer başaracak mı
Bu hafta BM’ler Genel Sekreteri Downer’ın “haftası” olacaktır. Adaya gelmiş Türk Rum liderlerle dört gün süresince görüşmeler yapacak…
Ki hatırlardadır. Geçen hafta Anastasiadis tarafından bombardımana tutulduydu. Adamın ne Avustralyalığı ne de “burası Kıbrıs’tır, aklına başına al” söylemlerinde yemediği zılgıt kalmadıydı…
Anastasiadis Downer’a çatmasını elan sürdürüyor. Nitekim 6 Kasımda görüşeceklerini söylerken de “tavrını öğreneceğiz” diyor ve ısrarla “Downer’ı Maraş’ın iadesini engellemekle suçluyor…
Öte yandan BM Genel Sekreteri Ban en kısa sürede tarafların görüşmelerin başlama tarihini saptamaları çağrısında bulunuyor… Kısaca Türk tarafı değil ama Güney BM tarafından sıkıştırılıyor… Buna karşılık Anastasiadis  “ön koşullarında ısrar ederken müzakerelere takvim konmasına şiddetle karşı çıkıyor…”
Bu arada tam da Downer’ın adaya gelişine denk düşen bir çıkışla sahneye papaz 2. Hrisostomos çıkıyor: Amiyane ifadesi ile  “ne pahasına olursa olsun bir gün yeniden Kuzey’e dönecek malımızın başına geçeceğiz” diyor…
Niyet işte! Kıbrıs sorunu Masaya yatırılırken taraflar son kozlarını mı ortaya koyuyorlar yoksa “siyasi sorunu çözmemek için yeni bir anlaşma yapmaya mı hazırlanıyorlar?” 
Diyelim ve bir başka sorunu neşterleyelim.
 

***
Can sıkıcı sorun: Şu Maraş olayı

Farkındaysanız Güney’den işitilen seslerin içinde Annan planında peşkeş çekilmesine karşılık Rum’un “hayır” demesi nedeniyle Kuzey’de kalan “Güzelyurt” yoktur! Yahut kutsalları olan Karpaz’ı da isteriz sesleri yoktur!  Şurayı burayı iade edin de demiyorlar…
Buna karşılık ısrarla Maraş’ı iade edin diyorlar! Neden? 1974’den beridir yazıyor söylüyoruz: “Sen halkından bile kıskandığın için eğer Maraş’ı ta başında iskâna açmaz, kırk yıl kapalı tutup leş gibi bir virane şehir haline getirirsen gün gelir sonucuna katlanırsın…”
İşte o sonuç şimdilerde kapılarımızı dövüyor. Maraş’ın iadesinin baskıları artarken mesela müzakerelerin başlamasına bir “koşul” olarak takılıyor. Ve ucube haline gelmiş Maraş gitgide Kıbrıs siyasasını da ucube hale sokuyor…
Buna karşılık bazı gelişmeler de oluyor. Mesela Atina ve Ankara’ya çapraz ziyaretlerde bulunacak iki bölge Cumhurbaşkanlarının Rum Temsilcilerinden Mavroyannis diyor ki “Ankara’ya ziyaretimde Maraş’a karşılık Mağusa Limanı’nın BM’ler denetiminde yeniden AB ile direkt ticarete açılması teklifini götüreceğim…”
Zaten bu konuda AB’de bilgilendirilmiş… Ve ayni sıralarda bizim  “Sanayi Odası, Armatörler Birliği ile Nakliyeciler Birliği” de şöyle bir açıklama yapıyorlar:
“KKTC’de üretilen ürünlerin AB’ye girmesini engelleyen 1994’deki ABAD kararları ile Kıbrıs Türk gemilerinin AB’ye üye ülkelerine yük getirememesi sonucunda, Ambargolar öncesinde 80 milyon dolara kadar çıkan ihracat şimdilerde 8 buçuk milyon dolara düştü…”
ŞİMDİ EĞRİ OTURUP DOĞRU KONUŞALIM.  Ve soralım: Maraş’ın leş gibi kapalı kalması mı yoksa iade edilmesi halinde Mağusa Limanı’ndan AB ülkelerine doğrudan yapılacak ticaret mi daha kârlıdır? Hangisi ulusal çıkarlarımıza daha uygundur? Kırk yıldır “bizim olmadığının” kararı BM’lerce tescilli bu “kadavranın” gün gele iadesi kaçınılmazken,  leş gibi kapalı tutulması kime ne kazandırıyor ki?
Buna karşılık eğer Rum liderliği samimi değilse veya samimi ise  bunu da elbette ancak görüşme masasında öğrenmek mümkün olacaktır.  O zaman da ya Maraş’la ilgili bir özel “görüşme” parantezi açılır, yahut da kapsamlı müzakerelerin hemen gündem başına konur ki bu siyasi jest, bir yandan da çözüm sürecine olumlu işlerlik katabilir…
Kaldı ki: Kıbrıs’ta Türkiye askerinin vermesi gereken tek hesabı varsa o da “kapalı tutulan Maraş sorunu” ile ilgili olanıdır…
Bizim cepheye gelince. Eğer deniyorsa ki Maraş’ı Ercan Havaalanı’nın uluslararası trafiğe açılması üzerindeki ambargonun da kaldırılması karşılığında iade ederiz… Amenna! Ancak bunlar konuşulmadan  “asla ve kata, avucunu yala” kasılmalarıyla bir yere varılamaz…
Anti parantez yazayım. Rum liderliğine günahımı bile vermem… Buna karşılık “Kuzey’in kalıcılığı” ile adadaki barışçı Türk Rum ilişkilerinin tesisine inanırım. Çünkü kader bu iki halkı isteseler de birbirlerinden ayrılamayacak bir coğrafyaya hapsetmiştir. Bu coğrafyayı iki halkın mahpushanesi yapmak yerine bir “barış adası yaratmak” çok daha evlâdır… Tabii asıl çabanın Rum’dan gelmesi ve kesinlikle iki bölgeliliğin korunmasına yönelik inancımla…