Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

AB KARŞISINDAKİ POZİSYONUMUZ (ÇÖZÜM AŞAMASINDA KARŞI KARŞIYA KALACAĞIMIZ SORUNLAR!)

AB’de ilginç gelişmeler yaşanıyor.  Son AB Parlamento seçimlerinde bu  “ilginçlik”  geleceklere yönelik kuşkular yaratıyor!  Çünkü  hem AB’ye karşı olanlar hem de  “aşırı uçlar”  geçmişe oranla Parlamentoda daha çok temsiliyet buluyorlar…
Mesela İngiltere,  Fransa,  Macaristan,  Danimarka gibi ülkeler Parlamentoya, AB’ye karşı olan partilerin temsilcilerini  gönderiyorlar!
Ne var ki hâlâ azınlıkta olan bu aşırı uçlara karşın AB’nin destekçisi olanlar üçte iki oranında çoğunluğu koruyorlar…
Genelde iki yüzü aşkın sandalye ile  “muhafazakârlar” parlamentoda üstünlüğü sürdürmeye devam ediyorlar…
Hemen belirtelim ama:  Öteden beri AB’nin üye ülkelerdeki  parlamento seçimlerine katılımları  her zaman düşüktü ama bu kez daha da düşmüş ki mesela Güney’de seçimlere katılım yüzde 50 bile değil,  yüzde 42.3’lerde kalıyor!  Yani ülkeler hâlâ kendi içlerinde  kendi ulusal iradelerine sıkı sıkıya bağlılıklarını sürdürürlerken,  AB’yi  “siyasi kaderlerinin”  mihrakı olarak görmüyorlar!  Hatta deniyor ki ülkelerinde başarısız olan politikacılar, ayaklar içinde dolanıp  işleri beterince karıştırmamak için ya parlamento seçimleri ile yahut görevlendirmelerle AB’ye postalanıyorlar!
AB’NİN DURUMUNA NİÇİN BAKTIK:  Biliyorsunuz Güney’in en büyük dertlerinden birisi de  “müzakerelere AB’den bir gözlemci sokmaktı!”  Anastasiadis akıllı adamdır,  karşısında kimliği Türk olan kim varsa da budaladır!  Nitekim son numarası buna dayanıyordu.  AB’den gözlemcisini  koyacaktı masaya,  değil mi ki AB üyesidir, bu olanağı  tepe tepe  kullanırken,  Türk tarafını baskı altında tutarak  istediğini kabul ettirme fırsatı bulacaktı! 
Başaramadığı içindir ki  bu kez  “Çingene’nin çocuğu”  esamesine düşürdüğü  “gazını” siyasi piyonu yaparak Kıbrıs’a Amerika’yı davet etti!  Büyük olasılıkla ettiğine bin pişman oldu çünkü ne istediğini elde edebildi (Maraş)  ne de ABD’nin Kuzey’e yönelik ilgisini önleyebildi!  Fakat yine de renk vermedi, Amerika bizden yanadır reklamlarına yattı!
Dönelim AB’nin Kıbrıs karşısındaki pozisyonuna:  Çok iyi biliniyor.  “Kıbrıs siyasi sorununun çözümü Türkiye’nin AB ile ilişkileri üzerinde şekilleniyor!”  Mesela Annan planında yapılan hesap çözüm sonucunda   “Kıbrıs’ın tümden Türk Rum AB’ye üye olacağı”  varsayımıydı.  Bu durumda Türk iş insanları da Kıbrıs üzerinden AB’ye çok daha kolaylıkla uzanacaklardı…           NİTEKİM:  Bugün de  “nasıl bir çözüm olacağını,  bu çözümün Türk halkına neler kazandırıp  neler kaybettireceğini,  statünün Türk halkının çıkarlarını ne kadar koruyacağını ve maliye ile ekonominin Rum ağırlıklı olması halinde  (ki öyle olacaktır)   AB ekseninde nasıl şekilleneceğini bilmeden;  bazı TC’li iş insanları ile bizim Ticaret erbabı,  “çözümden sonra adada  “ekonomik patlamaların”  olacağının müjdelerini vermekte,  daha şimdiden çözümle AB’ye açacakları yolların haritalarını çizmektedirler!
OYSA:  Daha dün Fransa’nın ırkçı partisi olarak bilinen   “Ulusal Cephe”  adayı Marine Le Pen  parlamentodaki sandalyesini bile ısıtmadan  “Türkiye’nin AB üyeliğinin veto edilmesini”  istedi! 
Kaldı ki son zamanlarda  olumlu imaj kaybına uğrayan Türkiye demokrasisi artık AB’de çok daha yüksek sesle yargılanırken  büyük olasılıkla “çözüm sonrası”  hesapları yapanlarla AB ile ilişkilerin çözüm nedeniyle düzeleceğini umanlar da hayal kırıklığına uğrayacaklardır…
Buna karşın  “pekala ne yapılsın”  sorusuna da cevap vermek gerekir.   O zaman verelim. 
Öyle bir çözüm yapılmalı ki  Rum tarafı karşısında  ikinci sınıf  halk durumuna düşmeyelim.  Bunu başarabilmek için de   yönetim mekanizmalarındaki  temsiliyetlerimizin nüfus oranları dikkate alınsa da Türk-Rum dengelerinde oluşturulmaları ile mümkündür.            ASIL TEHLİKE İSE ŞUDUR:  “Şu anda müzakerelerin başlığını oluşturan Tek Egemenlik ve Tek Uluslararası Temsiliyetin” Rum çoğunluğun eline geçmesi halinde   Türk halkının hem egemenlik hem de dış ilişkilerde eli kolu  bağlanacaktır!  Biz,  çözüm olacaksa kesinlikle Türk tarafına  da serbest iradesi ile  “dış ilişkilerinde” belirli   haklar  tanınmasında, ekonomik anlaşmalar yapmasından  yanayız  ki Kıbrıs Türk halkı Rum’un altında ezilmeden ayaklarının üzerinde durabilsin…           

       **********     

   HERKES HER ŞEYİ BİLİR HASTALIĞI!  (ANAYASA’YI DA HASTA ETTİ!)
“Kıbrıs Türk insanı her şeyi bilir!”  Öncelikle ve büyük itirafımla  kendimi bu deyişten tenzih etmiyorum! Bendeniz de tipik Kıbrıs insanlarından birisiyim!  Öyleyse gelelim Kıbrıs İnsanına:       Atatürk’ü  bilmeyen,   hakkında yazılan tek kitabını okumayan adam size,  Atatürk’ü anlatır!  
Marks’ın manifestosunun risalesini bile okumayan adam size komünizm üzerine saatlerce nutuk atar!
Tarihle alakası Muhteşem Yüzyıl dizisinin  Kanuni’si ile Hürrem Sultan’ın entrikalarını izlemekten öte geçmeyen kişi  size bir başından sonuna Osmanlı tarihini anlatır!          Veya yeni nesil Kıbrıs Türk  yurttaşı,  Kıbrıs Türk tarihini okumadan bilmeden,  geçmişten geleceğe taşınan olaylarını öğrenmeden size asırlardır Türklerle Rumların birlikte ve barış içinde yaşadıklarını anlatıp üstelik inandırmaya da çalışır!      Liberalizmin ne olduğunu bilmeyen  iş insanı size bu memlekete bir ekonomik sistem gerekiyorsa bunun liberalizm olmasını söyler!  (Yahut  “mesela Kıbrıs Türk halkının bir yurttaşı olarak ben de söylerim,  çünkü lafazanlık genlerimizde mevcuttur!”) 
FAKAT SÖZ KONUSU ANAYASA OLDU MUYDU:  Herkesin haddini bilmesi gerekir!  Mesela: 
Tarihçi “tarihçi” olduğunu, Fizikçi “fizikçi” olduğunu,  Öğretmen eğitici olduğunu, doktor hastalıklarla tedavilerinin uzmanı olduğunu bilmeli… Zaten herkes ne olduğunu bilse samanlıklar seyran, kulübeler padişah sarayları olurlardı!  

Oysa bakıyoruz çıkan yasaların hemen ardından ve her gelen siyasi parti iktidarları ile  “değişikliğe”  uğrayan “yasalara” nazire;  “biz Anayasa da deşiştir hatta yeni maddeler ekleriz”  iddiamızın  büyüklük mertebesine de ulaşmışız…
(Ki bir gazeteci olarak  o Anayasa değişikliklerini yorumlamak gereğini duyduğumda büyük sıkıntı yaşadıydım!  Çünkü hem hukukçu değildim hem de falan yahut filan maddenin hukuka yahut demokrasi ile insan haklarına ne kadar uygun değiştirildiğini bilemeyecek kadar cahildim!  Dolayısıyla ne yaptım? “Somut olarak yaşadığım olaylardan neşet eden ve mevcut siyasi durumu  göz önünde bulunduran görüşümle  sadece  “olumludur”   “yahut ileride sorun çıkarmaz mı”  deyiverdim…  Hepsi o kadar!  Daha ötesine geçmişsem ukalalık yapmışımdır!) 
BAKIN:  UBP iktidarlarını yıllarca   “ben yaparım olur”  politikası nedeniyle eleştirdiydik.  Nitekim o siyasi tutum  “popülizmin”  de anası olduğuydu, devletin canına okuyan fırsatçılıkla hama humaların da! 
CTP’nin UBP’yi devirerek ilk kez bir Koalisyon hükümeti ile iktidara gelmesinin bir nedeni de artık UBP’nin gitgide partisinin içinde  kendine yakın   “çıkar gruplarını” oluşturarak memleketi küçük bir azınlığın tekeline teslim etmesiydi!  Nitekim ilk tepki  “Dokuzlar”  hareketinden geldi,  DP kurulduydu! 
CTP halklar diye diye geldi!  Fakat iki devredir  iktidardan giderken gerisinde  “tepelediği halk bıraktı!” Şimdilerde  hükümet oluşunun halk karşısındaki başarı ve başarısızlığının  üçüncü deneyimini yaşıyor…    Anayasa değişikliği bu kapsama alanı içine giriyor.   (Fakat şimdilerde sıkıştıkları için konuşmaya başlayan hukukçulardan öğreniyoruz  bir gün iktidardan giderken eğer değişiklikleri yeniden gözden geçirmezse   bu kez de arkasında  “şaibeli  bir Anayasa değişikliği”  bırakacaktır.)  
Bir daha soralım.  Herkes bu ülkede her vesile ile  ne kadar çok şeyler bildiğini ispat etmek için direnir ve yırtınırken  “neden işin bir de uzmanı olduğunu” bilip görmek istemez?           Şimdi şöyle mi diyelim?   “Türkiye alerjisi”  Anayasa değişikliğinde de nüksedi ki bir adım ötede  olmasına karşın  bir  Anayasa uzmanı  çağırıp fikrini almadılar!”   Kendi içimizdeki üniversitelerin profesörlerinden  de ne kadar yararlanıldığını  bilemiyoruz…  
Yine de ekleyeceğiz ama:  Bu Anayasa değişiklikleri mutlaka Meclis’te tartışılmalıdır…  Çünkü dövüşe tokuşa da olsa   “doğruları”  bulmak zorundayız…