Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Sen git, öteki gelsin…

İnanın bazen halkın neye nasıl baktığını anlamakta zorluk çekiyorum. Civa gibi kaygan zeminde, bir sağa bir sola akıp duruyor. Seçimlerde seçmenin oyuyla iktidara gelen parti kim olursa olsun, bir sonraki seçimdeki yeri muhalefet oluyor.
Zaten seçim tarihimize baktığımızda 5 yıllık görev süresini tamamlayan çok az hükümet görüyoruz. Bizim ülkede iktidarların ömrü, ortalama üç yıl ile sınırlı oluyor genellikle…
Ancak işin daha da tuhafı, 2-3 yılda alaşağı edip muhalefete yolladığımız partiyi, bir sonraki seçimlerde yine umut olarak iktidara taşıyoruz. Kimse de oturup, “niye böyle oluyor” muhasebesini yapmıyor.
Öyleyse, icraatlarını beğenmediğimiz için iktidardan yolladığımız partiyi en fazla 5 yıl sonra yeniden iktidara taşımamızın gerekçesi ne söyleyebilir misiniz?
Örneğin iktidarda yaptığı hatalarının, muhalefet döneminde özeleştirisini mi yapıyor, yoksa çıkardığı yanlış yasalardan geri adım mı atıyor? Ya da kendi içinde bir evrim mi geçiriyor? Hayır, öyle bir durum da yok… Seçilenler neredeyse hep aynı. Yani 5 yıl önce gönderilenler…
Peki o zaman sebep ne..? İnanın ben hala daha bunu çözemedim…  
2000’li yılları hatırlayın, biraz da Annan Planı ile değişim ve çözüm rüzgarını arkasına alan CTP, 2003 ve 2005 seçimleri sonunda büyük umutlarla gelmiş, önce DP ile ardından da bir gecede kurdurulan ÖRP ile beş yıldan biraz fazla süre iktidarda kalmıştı. 3 defa bozulup, 4 defa kurulan hükümetlerle zor topuz devam etmiş ve nihayetinde erken seçim kararı almak zorunda kalmıştı… O büyük umutlar bu kadar kısa bir sürede tükenmiş ve CTP, 2009 seçimlerinde iktidarı UBP’ye teslim etmek zorunda kalmıştı.
2003’ün büyük mitingleriyle, “bir daha geri gelmeyecek” denerek gönderilen UBP, yine umut olarak, hem de tek başına iktidar koltuğuna oturmuştu… Ancak parti içi başkanlık kavgaları, dıştan müdahaleler, UBP’nin saltanatını sarsmış ve muhalefetin verdiği güvensizlik önergesiyle düşürülen hükümet 2013’de erken seçime gitme mecburiyetinde kalmıştı…
Kısacası son 10 yılda ülke, CTP-DP, CTP-ÖRP, UBP, CTP-DPUG olmak üzere, arada bozulup kurulmaları saymazsak, 4 farklı iktidar tarafından yönetildi…Ve ne ilginçtir ki, ikibinli yıllardan sonra hiçbir hükümet 5 yıllık kesintisiz iktidar dönemi yaşamadı.
Biz, kendimizi alışkanlıklarından vazgeçmeyen bir toplum olarak niteleriz ama, bu benzetme ne yazık ki siyasette pek geçerli olmuyor gördüğünüz gibi…
Değişim iyidir, güzeldir. Ancak iyiye ve güzele doğruysa…
Programından, zihniyetinden, aktörlerinden hiç biri değişmeyen partiler nasıl olup da sırayla yeniden umut olabiliyorlar?
Çünkü bizdeki gerçek anlamıyla değişim değil, sadece nöbet değişimi…
Değişime neden olan gerekçelerden biri şu olabilir; siyaset yapanlar, seçim öncesi verdikleri sözleri yerine getirmez, toplumla ters düşer, tepki toplar. Böyle olunca da değişim kaçınılmaz olur…
Değişimi getiren bir diğer etken, siyasi partilerdeki zihniyet değişimi ve yeni yüzler olabilir. Bu da bir umut doğurur.
Sistem böyle işlese, tamam. Ancak, bizim ülkemizde bunun tam tersi yaşanır. Aynı yüzler, aynı programlar, hiç bir değişime gitmeden yeniden seçilebilir…
Bence bizim sorunumuz, değişim değil. Varolanı korumak… Varolan sistemi, köhnemiş dahi olsa devam ettireceğine inandıklarımızı iş başına getiriyoruz. Siyasetçiler de vatandaşı iyi çözdüklerinden, eski programlarıyla bir dönem sonra geri geleceklerini zaten biliyorlar.
Biz değişime asla fırsat tanımıyoruz. Birisi gelip, sistemin temel direklerini ellemeye kalktığı anda, “bunlardan da birşey olmaz” demeye başlıyoruz; öyle olunca da siyasiler o rezil sisteme uyum sağlamaya başlıyor. Tam bir kısır döngü. Temelde toplum yararı değil, kişisel çıkarlar var.  Sonra da “sen bu işi beceremiyorsun deyip ilk seçimde göndermeyi tercih ediyoruz.
Cumartesi günkü Havadis Gazetesi’nin “Devlet Malı Deniz….”manşetini gördünüz. Aynı mentalite, tüm partilerin ruhuna işlemiş. Çünkü ortam buna müsait.
Devleti halka hizmet değil de, kendine ve ailesine hizmet olarak görenlerin hala suların başında tutulduğu bir sistemde, daha çok  nöbet değişimleri göreceğiz.   

 

YERİN KULAĞI VAR
PES VALLAHİ:
Cuma günkü eylemde, bir eylemcinin polis tarafından darp edilmesini önleyen Başbakan Yorgancıoğlu’nun bu davranışı Türkiye basınında da yer buldu. Ancak bakıyorum da bizdeki bazı gazeteler, Yorgancıoğlu’nun bu tavrını “hiçselleştirmek” adına olmadık başlıklar atmayı uygun gördü. Hatta “Başbakan’ı Polis kurtardı” gibi bir başlık bile vardı. İnsancıl bir olayın bu şekilde istismar edilmesi için söylenecek tek söz, “Pes vallahi” olmalı… 

UBP’DEN TABANA HÜKÜMET MESAJI:
UBP tabanı, cumhurbaşkanlığı seçimine, yeniden iktidara gelmek olarak bakıyor. Bunun formülünü kafalarında nasıl şekillendiriyorlar bilmiyorum ama, aldığım izlenim bu. Siyasi kademenin tabana verdiği mesaj, “Eroğlu yeniden seçilecek, onun rüzgarıyla UBP hükümet olacak”. Resmi ağızdan ilk işaretler de, Kemal Dürüst ve Ünal Üstel’den geldi. Biri DP’den istifalarla hükümete geleceklerini söylerken, diğeri “Meclis miadını doldurdu, erken seçim gerekir” demekte. Kendileri hükümetten giderken de Eroğlu’nun Cumhurbaşkanı olduğunu unutmuş görünüyorlar…

YILLARDIR NELER YEMEDİK:
Bir hayvan üretisicisinin hayvanlarından alınan örneklerde hastalık saptanmış, ancak üreticiye iki yıl sonra bildirilmiş. Sizin anlayacağınız iki yıl boyunca brucella’lı sütü içmisiz toplum olarak.  Vallahi hiç üzülmedim. Boşverin siz, bizim bünyeler alışkın, yıllardır bu ülkede neler yedirip içirdiler bize de birşey olmadık….

ATI ALAN ÜSKÜDARI GEÇTİ:
Kuzey’de cumhurbaşkan adayları hellim konusunda söz düellosu yapadursun, öyle görünüyor ki, bu konuda da sınıfta kalmaya mahkum olacağız. Bizdekiler sadece laf üretirken, Güney komşumuz atı alıp Üsküdarı çoktan geçmiş bile… 

HELLİMİ KİME İHRAÇ EDİYORUZ ZATEN:
Hellim konusunda mücadele edelim, vazgeçmeyelim. Ama dünya Avrupa’dan ibaret değil ki. İşte Ortadoğu, Arap ülkeleri. Zaten en büyük ihracatı da oralara yapmıyor muyuz. Karşımızda bakir bir pazar var. Petrol parasıyla her şeyi almaya hazır. Siz uygun fiyata, kaliteli mal üretin de, sorun pazar olsun…

NİYETLERİ YOK:
Rum halkı üzerinde büyük etkisi olan klisenin başı Başpiskopos Hrisostomos, müzakereler konusunda umutsuz olduğu belirterek Türkiye'nin tüm Kıbrıs'ı istediğini iddia etmiş. Rum Başpiskopos, "keşke bir anlaşmaya ulaşabilsek, bizim için bir mutluluk olur, ancak asla oraya ulaşmamız söz konusu değil" diye de eklemiş. Anastasiadis 2015’i hedef koyarken Hristostomos tam tersini söylüyor. Yerseniz…

 

ZİRVEDEKİLER
Toplumsal Dayanışma Ruhu: Artık geçmişte kaldı dediğimiz sosyal dayanışmanın, hala kaybolmadığını görmek, insanı mutlu ediyor. Güzel olan, bu kez dayanışmanın gençler arasında yaygınlaşması… Sağlık ihtiyaçları için konserler veriliyor, sosyal medyadan yardım kapmanyaları düzenleniyor.  Diğer yandan da sağlığın ücretsiz olduğu ülkemizde, yılların savurganlığı nedeniyle, devletin kendi insanını muhtaç etmesine lanet ediyorum… 

DİPTEKİLER
Nüfuz Ticareti: Aytaç Çaluda’nın karısının adına sanayi bölgesinden arazi kiralaması, başlı başına nüfuz ticaretidir. Zaten kendi de yaptığının doğru olmadığını itiraf ediyor. Adam göstere göstere görevini kötüye kullanmış. Hem de yakınları, partilisi için değil, doğrudan kendisi için…. Diğer taraftan, Yasa’ya baktım; sanki özellikle devlet malı yandaşa peşkeş çekilsin diye boşluklar var. Olay sadece Bakan’ın iki dudağı arasında. “Projeyi Bakan onaylar” diyor Yasa. Sunat Atun da onaylamış. Sanayi arsalarının her dönem partizanlık kaynağı olduğu bilinir de, kimse değiştirmeyi düşünmez. Neden acaba..?