Bir sabah kalkıyoruz, önümüzde neden olduğunu anlamadığımız (sonradan gayet iyi anladığımız!) yasa değişikliği önerisi, Türkiye’nin 200’den fazla noktasında yangın, hoop yine bir karikatür krizi ve tekbir sesleriyle önce Leman dergisine, ardından ise kafe ve barlarda oturanlara saldıran kalabalık… “CHP kurultayı iptal” davası bir yanda; toplumun bekleyen sorunlarına değil, kişisel ve zümresel çıkarlarına hizmet edecek yasa çalışmalarına ev sahipliği yapan Cumhuriyet Meclisi’nde nisap yok, yine oturuma ara! Derken yeni bir gözaltı dalgası haberi geliyor Türkiye’den… Sahi, İsrail–İran arasında savaş bitti miydi? “Yeniden saldıracak İsrail,” dediydi bir İranlı yetkili sanki…
Her yeni güne başka bir kaos. Bu nedir arkadaş? Haberler değil, adeta travma nöbeti. Ve evet, farkındayız: Bu bir kaza değil, bu bir strateji; literatürdeki adı ise “şok doktrini”.
Naomi Klein bu kavramı, “krizler üzerinden halkları sersemletip, haklarını ellerinden alma tekniği” olarak tanımlar. Gündem üstüne gündem, kriz üstüne kriz… Toplumun bir şeyin ne olduğunu anlayacak, sindirecek, refleks geliştirecek vakti kalmaz. Kimin eli kimin cebinde belli değildir ve herkesin kafası allak bullaktır. Bir noktadan sonra da bırakın direnç göstermeyi, olanı biteni takip etmeyi bile bırakır insan.
Ama bir dakika, biz bu filmi daha önce de gördük. Ve artık yemiyoruz. Üstelik yalnız da değiliz. Bunu söylememde, daha da önemlisi böyle hissetmemde, dün gece yaşanan gelişmenin büyük rolü var. TDP Parti Meclisi’nin, CTP ile yürütülecek cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde iş birliği için Zeki Çeler’i yetkilendirme kararından bahsediyorum. Tam da her şeyin karardığını sandığımız anda gelen bu dayanışma kararı, “Hayır, yalnız değilsiniz. Ve evet, başka türlüsü mümkün!” diyor.
Bugün hükümet cephesinde yaşananlar malum: Meclis’te sağlanamayan nisap, konuşamayan vekiller, açıklama yapamayan bakanlar, birbirine düşmüş ortaklıklar… Hükümetin “yönetmek” dediği şey, giderek kendi içinde bile hükmedememe haline dönüşüyor. Bu yönetememe hali sadece siyasetin içinde değil; medyada da, sokakta da hissediliyor. Bazı temsilcilerin eleştirel sorulardan kaçınması, halkın karşısına çıkmakta zorlanması tesadüf değil. Cevap üretemeyenin görünmekten korkması bir yönetim biçimi olamaz. Meclis’te yaşananlar da bunun aynasıydı dün: Yasama döneminin son günü, alelacele getirilen yasa teklifleri, içeride toplanamayan nisap, birbirine düşmüş iktidar partileri, konuşamayan, açıklama yapamayan vekiller…
İşte tam bu tabloda TDP’nin CTP’ye verdiği destek kararı başka bir şey söylüyor: “Yalnız değiliz.” diyor. “Daha iyisi mümkün.” diyor. Ve bu sadece iki partinin yan yana gelmesi değil; aslında yeni bir yurtsever kanat çağrısıdır. Çünkü mesele artık parti meselesi değil. Mesele bu halkın, bu toprağın kendi kaderini yeniden tayin etme meselesidir.
TDP’nin bu kararının arkasında aslında bir süredir yürüyen bir diyalog var. Üstelik bu ön şartlı bir durum da değildi. CTP Genel Başkanı Tufan Erhürman, Kanal T’de Güne Dair yayınında konuğum olduğunda açık açık söyledi: TDP ile ilkeler üzerinden ortaklaşmaya hazırız. PM kararı ne olursa olsun, Cumhurbaşkanı seçilirsem liyakatli TDP’lileri de kadrolara dahil edeceğiz. Bu sözler süs değil. Bu, bir sistem kurma vaadidir. Ve dün gece TDP bu çağrıya kulak verdi.
Düşünsenize; bir yanda “Sağduyu Mutabakatı” deyip bir araya bile gelemeyen UBP–DP–YDP bloku, diğer yanda ise halkın gerçek sorunlarına dair ortaklaşan bir irade… Yani bir tarafta kifayeti kendinden menkul bir labarba topluluğu, diğer yanda ise geleceğe dönük sağlam bir umut var.
Gramsci diyor ki: “Egemenlik sadece zorla değil, rıza ile kurulur.” Bunu, Mark Fisher’ın “Kapitalist gerçekçilik öyle bir şeydir ki, sistem o kadar baskındır ki onun dışında bir hayat tahayyül edemezsin.” sözüyle birlikte okumak önemli. Yani kurulan baskı, farklı bir geleceği tahayyül etmeyi zorlaştırsa da; baskı ile yaratılan bir “egemenlik”, en sonunda sorgulanmaya ve çatırdamaya mahkûmdur.
TDP’nin dün geceki kararı, işte bu tahayyülün çatısını kurdu. “Başka türlüsü mümkün.” dedi. Ve artık o ihtimal gerçektir.
Şimdi buradan nasıl umut çıkar derseniz, cevabı çok net: Eğer bu birliktelik büyürse; eğer buna aynı duyarlılığa sahip diğer siyasi parti ve oluşumlar da eklemlenirse; sivil toplum, sendikalar, gidişattan rahatsız tüm örgütler, meslek birlikleri ve toplumsal kesimler de dahil olursa ve öne çıkma kaygısı değil topluma umut olmak hedefe konursa… Yani eğer bu yurtsever kanat gerçekten bir cepheye dönüşürse: Evet, o zaman değiştirme gücü elindedir.
Ama bu sadece seçimi kazanmak değil. Bu aynı zamanda umudu yeniden örgütlemektir. Çünkü her gün üzerimize yağan karamsarlık dalgası yalnızca moral bozmuyor; aynı zamanda mücadele enerjisini de çalıyor. İşte o yüzden, tam da böyle bir zamanda yan yana gelmek, “varız” demek politik bir eylemdir.
Bu noktada hem CTP’ye hem de TDP’ye büyük iş düşüyor. Çalınmadık kapı bırakmamak; “ama”sız, “fakat”sız birlikte yürünebilecek herkesi ve her kesimi bu kanada dahil etmek, tarihsel bir sorumluluktur artık.
Her iki partiyi de gösterdikleri sorumlu tavır için selamlıyorum.
Ve son bir not:
Bu halk şoka girmiyor.
İradesini topluyor.
Bu toplum travmaya teslim olmuyor.
Korku salanlara, yıldırmaya çalışanlara, yılgınlık pompalayanlara cevap net: Buradayız. Yan yanayız. Vazgeçmiyoruz!



































