Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Tecrübemizle sabittir! (Rum ne zaman sevinse biz üzülürüz!)

  Ne zaman  Rum liderliği elini ovuşturarak durum vaziyetlerden memnun olduğunu açıklasa, biline ki ya Türk liderliğini mandepsiye bastırdı yahut  ayvayı yedirtti! Çünkü bu Rum liderliğinin en büyük marifeti kuyruğuna basılmış kedi gibi  ciyaklarken “haktan hukuktan, Kıbrıs Cumhuriyeti ile  adanın tek devleti oluşundan, çoğunluğundan mülkünden falan söz ederek Türk halkını her vesile ile altındaki ve azınlıktaki bir cemaat olarak nitelemesidir!
NEŞELİ SESLER: Ve yine Güney’den neşeli sesler işitiliyor! Mesela diyor ki  Anastasiadis “Avrupa ülkesinde garantilere ihtiyaç yoktur!” Ayni anda CTP Genel Sekreteri Talat da  “bu konuda kararı ilgili ülkeler verecektir”  diyerek topu Ankara’ya atıyor, Kıbrıs Türk halkının siyasi iradesini görmezden geliyor!”
KASULİDİS VE AKINCI’NIN   YORUMU: Her halde daha etkin lobi oluşturmak için dıştaki  Rumları toplayarak  kendilerine siyasi sorunla ilgili gelişmeleri aktaran Kasulidis,  “Mısır, İsrail ve Kıbrıs işbirliğinin  bölgede büyük bir etkinlik haline geldiğinin lafazanlığını yaparken, “Kıbrıs sorununda da özlü ilerlemeler var” deyiveriyor!  Kısa süre sonra da    Kasulidis’in bu “özlü ilerlemeler”  hikmetini Akıncı’nın şu özlü açıklamalarından öğreniyoruz: “Bireyin mülkiyet hakkı vardır. Mal Tazmin Komisyonu bunun için kuruldu. Mülkiyet hakkı öteden beri kabul edilen bir husustur. Çözümden sonra her iki tarafın mülk  sahipleri Mülkiyet Komisyonu’na baş vuracaklar…”          Tabii Akıncı kapının bir kanadını açık tutuyor ve diyor ki  “biz bu topraklarda, bu konutlarda, bu işyerlerinde bir ömür tüketen insanlarımızın  elbette haklarının gözetilmesi gerektiğinin bilincindeyiz…”
Ve ekliyor: “Ancak biz bu mülkiyet haklarını tamamen bertaraf ettik, ne tazminat öderiz ne takas yaparız 74’te çizgiyi çizdik bu iş bitti”  anlayışı varsa bu anlayışla bir yere gelemeyeceğimiz de ortadadır!
ANASTASİADİS NE DİYOR? Aynı zaman dilimi içinde taraflar açıklamalarını yaparlarken Anastasiadis de “İstediğimiz Kıbrıs Cumhuriyeti’nin dönüşümüdür!” açıklamasını yapıyor. Oysa o cumhuriyeti  çatır çatır yıkan kendileriydi! Şimdi getirip Federal Kıbrıs Devletini 60’ların cumhuriyetine  yamalayacaklar sonra da  azınlık çoğunluk ilkesine dayalı o 55 yıl öncesinin  siyasi ahkâmlarına dönecekler! Zaten demezler mi?  “Türk nüfusu 90 bin kişidir” diye!
Akıncı’ya gelince: İşin kısası  “vermeden bu  çözüm olmaz diyor!” Kısaca sayın seyirciler geleceğimiz Sn. Akıncı, Barış Burcu, Mehmet Ali Talat  ile Anastasidis ve Kasulidis gibi Türk Rum liderlerinin iki dudağı arasındadır! Barışçı çözüme kafaları ile misyonları nasıl yatmışsa kısmetimize de o kadarı düşecektir!        **********       Yaşamaya değil! (Ölmeye programlaşmış toplum olduk!)
Bir yanda meyve ve sebzelerde limitin çok üzerinde zirai ilaç kalıntılarının yarattığı  sorunlar öte yandan “pislikle”  eş anlamlı  olmaması gerekirken artık birlikte telaffuz edilen  “çevre kirliliği!” 
Bu iki sorunu yan yana koyduk mu insanlarımızın ne kadar bilinçsiz ve bencil  davrandıklarının ibretlik olaylarını görüyoruz ve tümünü de kapsamına alan  “trafik sorunu”  ile ambalajlayıp “işte Kıbrıs Türk insanı budur”  diyoruz! “Kendinden başka kimseyi düşünmeyen insan!” Yani bizler, sizler, onlar!”
FİLTRE Mİ YAKIT MI? Hâlâ tartışılıyor fakat Teknecik santralının bacasından zehirli gazlar da çıkmaya devam ediyor! Olayı eski Çevre ve Doğal Kaynaklar Bakanı Hakan Dinçyürek neşterledi. İddiası büyüktü: “Mevcut elektrik yarı fiyatına mal edileceği halde Kıb-Tek tarafından buna mani olundu”  diyordu. Ve ortaya bir iddia daha attı: Bakanlığı döneminde Teknecik santralına filtre takılması için girişimler başlatmış ancak  Kıb-Tek yönetiminin ÇED raporlarına karşın ben takmayacağım diyerek karşı çıktığını açıklıyordu!
Oldu mu? Bu ülkede bir devlet o devletin Hükümeti, Bakanları vardır. Ve ÇED raporu ile “çevre kirliliği”  yarattığı tespit edilen bacadan çıkan zehirli gazı bile hem de bakanın bakanlık yetki ve sorumluluğuna karşın önleyecek filtre takılamıyor, bunun yerine maskaralık olması gereken  “uygun yakıttan” söz ediliyor!
Şimdi düşünün: İlgili olayın  “yetkili ve sorumlu” insanları hepten bu memleketin insanları. Bu devletin yurttaşları! Birisi Bakanlık öteki Bakanlığa bağlı olması gereken Kurum! Ve bu kurumun yöneticileri ile bakanlık çevre kirliliğini önleyeceklerine, birbirleri ile kavga etmekte!
ZEHİRLER VE KANSER! Hatırlatalım: Mersin gümrüğünden dönen patateslerde  de zaman zaman aşırı oranda zirai ilaç kalıntısı tespit edildiydi. Üstelik AB tarafından yasaklanan ilaçlar!  Nitekim geçen  gün haberi vardı: Adam bağını bir ilaçlamış üzümler içinde yüzüyor, oranı ise bırakın bir insanı bir orduyu anında öteki dünyaya gönderecek kadar yüksek! Nedir bu bilinçsizlik, bu bencillik! Küçücük bireysel kazançlar uğruna toplumsal felaketler yaratıyorlar, milleti “kanser” illetine tutsak ediyorlar!
YA TRAFİK?   Aynı insan değil mi?  Şu çevreyi kirleten,  şu meyve ve sebzeleri ilaçlayıp milleti kanserden kırıp geçiren! Şu trafikte önüne geleni biçip haşat ederken harakiri yapar gibi sürüşle kendi ölümünün mezarını kazan insan! Hep aynı Kıbrıs Türk insanı değiller mi? Aynı makastan çıkmış defolu modeller gibi!     

  **********      Kısaca takıldığım: (Herkes suçlu ve herkes masum!)
Adam bir büyük şirketin üst kademe yöneticilerinden. Villasında faturası şirket tarafından ödenen iş telefonunu kullanıyor.  Fakat o da ne? Bir bakıyor hemen hiç kullanmadığı evdeki sabit telefona bin TL fatura borcu gelmiş. Bağırıp çağırıyor tüm ailesini, evin hizmetçisini sigaya çekiyor.  Hepsi de yemin billah o telefonu kullanmadıklarını söylüyorlar! Ve adamın gözü birden evin hizmetçisine kayıyor, tam ağzını açacak,  hizmetçi önce davranıyor ve  “inşallah şimdi bana telefonla benim konuştuğumu söylemeyeceksin” diyor!
(Bu toplumda hepimiz de suçluyuz! Tuhaftır ama! Aynı zamanda  hepimiz de masumuz! İşte büyük sorun budur! Çünkü geride  suçlu ile suçsuzu ayıracak kimse kalmıyor!)