Neyse ki Eide’nin gelişi ile şunu öğendik. Müzakereler Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrasında başlayacak. Dün bu konuda bir değerlendirme yaparken mayıstan önce mümkün değildir dediydik. İkici tura kalınırsa mayıs ayının sonlarına da sarkabilir hazirana da!
Tabii olasılıklara dayanan bu değerlendirmemiz teferruattır. Konunun asıl önemli tarafı “müzakerelere nasıl ve hangi koşullarda hangi gündemle yeniden başlanacağıdır! MESELA: “Kalındığı yerden mi?” (O “yerin” müzakerelerin son safhasında iyicene vıcıklaştığını hatırlatayım. Çünkü Anastasiadis gündem maddelerini görüşmeyi bırakmış, Kuzey’deki bazı yerleşim yerlerinin iadesini öne çıkarmıştı. Yani müzakereler lafzına uygun devam etmiyordu!)
VEYA: Müzakereler yeni bir gündem ve yöntemle mi başlayacak? (Eide’nin açıklamalarına bakılırsa “evet.” Üstelik çok umutlu. Nitekim açıklamalarında Doğu Akdeniz’deki MEB’ler ve Sismik araştırmalarla Navtex gibi sorunların ortadan kalktığını dolayısıyla Anastasiadis’in bu nedenlerden dolayı askıya aldığı müzakerelere yeniden döneceğini söylüyor.)
EIDE’NİN SEVİNCİ. Eide kendisinden önce BM temsilcisi olarak 24 kişinin görev aldığını söylüyor ve sonuncusu olmayı diliyor! Kısaca çözüme odaklandığı anlaşılıyor. Tabii böylesi müzmin bir sorunu çözme becerisini gösterirse misyonuna “tarihi” değerlendirmesini de katacaktır. Neden umutlu olmasın neden sevinmesin?
VE DOĞRUYA DOĞRU DİYELİM. Rum tarafının olumsuz tutumlarından olmalı hem müzakereler hem de çözüm umutlarıyla ilgili iyimser düşüncelerin sahibi değilim. Fakat sürekli şunu da söyleyenlerdenim: “Kim çözüm istemez ki ben de istemeyim!”
Zaman zaman ikilemlere de düşsem tabi ki çözüm diyorum… Eide’nin “aylar değil,” seçimden haftalar sonra müzakerelerin hemen başlamasını ben de heyecanla bekleyenlerdenim. Ve inşallah diyorum: Bu son raunt olur!
**********
Koalisyon hükümetleri zordur! (Hele sağ ve sol ittifaklar hiç yürümez!)
“Koalisyon hükümeti” ne iki siyasi parti başkanının uçlarında ağırlık ve güç gösterisi yaptıkları tahterevallidir ne de bir köprüde buluşmuş iki inatçı keçi olayıdır. Eğer böylesi “koalisyonlar hükümetlerine” alışmazsak her iki buçuk yılda değil, her yıl bir erken seçim yapmak zorunda kalacağız çünkü her seçim bir Koalisyon Hükümeti doğuruyor!
Kaldı ki: Serdar Denktaş’ın DP’si, yanına UG’yi de almış olsa ki onlar da yuvadan uçup gittiler, CTP ile tırnak kadar benzeşmiyor! Hem Kıbrıs siyasi sorununa yaklaşımları hem sosyo ekonomik sorunlara bakışları açısından!
Nitekim başından beridir zaman “aykırılık” haline gelen bu görüş ayrılıkları yaratığı krizlerle bugüne kadar tanık olunan “en zayıf hükümet” imajını çaktı! Fakat asıl sorun TC ile olagelen ilişkilerde yansıdı. Serdar Denktaş için Türkiye Kıbrıs Türk halkının koruyucusu, velinimeti olurken, CTP’den kaynaklı misyonuyla hem Yorgancıoğlu hem genel sekreteri Kutlay Erk için ayni Türkiye tutun ki “bizi tanıyan bir ülkedir, ikili ilişkiler de bu çerçevede sürdürülmelidir.” Nitekim başından beridir TC-KKTC Ekonomik Protokolü’nün uygulanması konusunda ayak sürüyen taraf koalisyon hükümetinin CTP kanadıdır! Buna karşın Ercan ihalesi konusunda papara koparan da Serdar Denktaş’tır ki her iki olay da hükümetin başarısızlık hanelerinde ayazlanmaktadır!
SON OLAY “KOP” MUDUR? Değil elbet! Mesela tek parti iktidarı olsaydı onca vaatlere karşın bunca “istihdamlar” yapılmaz, kamu bir kez daha “geçicicilerle” doldurularak Kurumların ve devlet bütçesinin canına okunmazdı! “Bir senden bir benden” diyerek bu kez de devletin kamburuna iki siyasi partinin istihdamlarını yüklediler!
Hükümet olarak zevahiri kurtaranlar ise “bakanların bakanlıkları” oluyor! Belki büyük projelere imza atamıyorlar ama sosyo ekonomik konularda hem “icraatları” hem “tasavvurları” ile en azından gündemi doldurmasını biliyorlar. Mesela son günlerde Sağlık Bakanı’nın yanı sıra Ulaştırma Bakanı Hasan Taçoy’u “projelerinin” kararlığında izleyebiliyoruz… Popülizm kokulu da olsa kırsal kesimde gençlere arsa dağıtılması, konut inşaatları için teşvikler, bu Koalisyon hükümetinin artıları olabilir. Tabii eklemeliyim: Hiçbir hükümet, sendika ve birliklere bu kadar yenik düşmediydi!
“KOP OLAYINA” GELİNCE. Koalisyon hükümetinin sosyo ekonomik yönden sorunları aşması her zaman mümkündür. Fakat iki partinin birbiri ile esasta ayrı gayrı olan “siyasi soruna” yönelik tutumlarını, “kararlar” aşamasına sokup “icraat” haline getirmek mümkün değildir! Çünkü iki partinin sol ve sağ gözlükleri ile baktıkları Kıbrıs siyasi sorununa yaklaşımları ak ile kara kadar zıttır! Tabii Serdar Denktaş’ın rahmetli Denktaş’ın oğlu olduğunu da unutmamak gerekir!
Bunu bildiği halde Başbakan Yorgancıoğlu’nun KOP konusunda S. Denktaş’ı suçlayıcı bir tavır alması tam bir siyaset acemiliği olmuştur! Nitekim ne demiştir S. Denktaş: “Başbakan kararımı ve beni beğenmiyorsa görevden alabilir ama o zaman da hükümet düşer!” (Bu kadar basit!)
OLAYIN DİĞER YANI. Hatırlanmalıdır. Bir süre önce TC Gençlik ve Spor Bakanlığı S. Denktaş’ın talebi ile KKTC’de bir Koordinasyon Ofisi açtı. Anında Başsavcılığa götürüldü. Hukuka aykırı bulunup iptaline karar verilirken, “ancak Meclis’ten geçerse gerçekleşebilir” denildi. Bu “iptal” da bizzat Başbakan’ın marifetiydi! Oysa bu Ofis gençliğin kültürel ve spor alanlarına parasal katkıda bulunurken toplumda yeni bir atılım da yaratacaktır…
Bunu kabul etmeyen koalisyonun büyük ortağı KOP’u benimsedi ama! (Ki Rum’un bu konuda olumlu karar vermesi mümkün değildir, Dimyat’a giderken pirinçten olunmaktadır!)
KISACA: Koalisyon hükümetlerini uyum içinde sürdürmek kolay değildir. Olmadığını görüyoruz. Ha, S. Denktaş’ın söylediğince “Hükümet bozulur mu?” Eee, iki buçuk yıl doluyor! Bir yeni erken seçimin zamanı gelmedi mi?
*********
Kısaca takıldığım (Mağusa’nın yolları taştan bezdirdiniz bizi canımızdan!)
Ambulans DAÜ çemberinden Mağusa’ya doğru sirenlerini çalarak hızla ilerlemeye çalışıyor ama daracık yolun solu park halindeki arabalarla dolu, önü ise arabalarla tıkalı! Siren yetmiyor bu kez kornasını da çalmaya başlıyor! Bir iki dakika beklemek zorunda kalıyor… Ambulansın saniye beklemesi bile bir cana mal olacak kadar önemli! FAKAT! Yıllardır mevcut yollara yollar ulayamayanlar, olanları çukurlarından kurtaramayanlar, trafik işaretlerinden yoksun bırakanlar, kaldırımlarını yapmayanlar, sırat köprüsü haline sokanlar, bu nedenle trafik kazalarının tek yetkili ve sorumlusu haline gelenler, bu suçları nedeniyle çoktan mahkemelerde hakim karşısına çıkıp mahkûm edilmeleri gerekirken; şaşalı “makamlarında” oturup günü gün edenler, taş üzerine taş koymayanlar için “canların yolların” ne önemi var ki? Canları sağ olasıcalar!
































